Nasıl bir yazma isteği, acıkmak gibi, yazmadıkça daha doğrusu fırsat bulup yazamadıkça ama yazanları okudukça diyorum ki hemen hemen şimdi geçeyim bilgisayarın başına ama mutlaka bir şey çıkıyor. Çıkmasa da ben üşeniyorum yalan yok.

Bu aralar national geographic people kanalına sardım, Her gece inci yattıktan sonra onu açıyorum, çok enteresan konular işliyorlar, pek çok program var yine ama ben en çok 4 saniye 4 bebek programını seviyorum. 4 ayrı ülke, 4 ayrı hastane, 4 ayrı anne ve 4 ayrı bebeğin doğum hikayesi.

İnsan o doğumları izlerken, “vay be keşke bizde de böyle olsa” diyor bazılarına ama bazılarını görünce de şükrediyor haline. Gerçekten kültür farkı acaip bir şey. Benim en çok istediğim tantanasız bir doğumdu, yani tantanasız derken, şimdi iyi söylesem de ailemden okuyanlar yine de alınacak biliyorum ama kötüler manada demek istemiyorum biliyorsunuz kızlaaar!

Aslında hayatımın en özel anını yaşayacağım gün gelmişti, heyecan, stres, mutlulukla korkudan ağlamak arası gidip gelen o his… Bu da başka bir post’un konusu tabii ama o ilk tanışmada hayalim bambaşkaydı, bebeğimle sakince, baş başa karşılaşmak isterdim mesela, o anın tadını çıkararak, dinlenerek. Ama gözümü daha tam açamıyordum ki, kızımı getirdiler, ben zaten ortalık yerde ağlayamam, ne mutluluğumu ne mutsuzluğumu belli edemem, bir de kasılıp kalmışım. Sadece bir sarılıp merhaba diyebildim, gerçi narkozdan dolayı tam ayılamamıştım, ama bir baktım ki aynı anda, hop birileri göğsümü çekiştiriyor, birileri karşımda bizim karşılaşmamıza ağlıyor, hemşire bebeği göğsüme yapıştırmaya çalışıyor, etrafımda en az 10 tane kadın var, izlemeye çalışıyor. Hani narkozlu olmasam, halim falan olsa müsaade isterdim herkesten ama zaten gözümü zor açıyorum, öyle de bir vücudum acıyor ki ameliyatlı yerimden dolayı, ses çıkaramıyorum hiçbir şeye .

Süt gelmiyor, “yok süt yok” seslerini duyuyorum, sonra biri, kim hatırlamıyorum, göğsümün ucunu öyle bir sıkıp bastırıyor ki zar zor 1 damla bir şey akıyor, “getir getir geldi şu bir iki damla yeter ona” diyor, ama nasıl sıkıyor biliyor musun üf. Hayır bırakmıyor da, bir ki damla daha getirmek için resmen ezdi göğsümün ucunu, ben şimdi o pert olmuş memeyi çocuğa nasıl vericem, çocuğa vermeyi geçtim kendim nasıl kullanıcam arkadaş, öyle sıkılır mı 😀 . Sonrasında emerken de ilk bir hafta felaket  acıdı, nasıl bir hazırlıksız olmaksa, bebek gelişimi ile ilgili her ne varsa okuyup hatmeden ben, bunu, en önemli konuyu es geçmiştim.

Göğüs uçlarım çatladı, gelen süt bildiğin kanlı, her emzirmek için inciye verdiğimde acıdan ölüyorum, zaten emmiyor. Dişlerimi sıkmaktan damaklarım zonkluyor, hele sağarken, acıdan kıvranmam bir yana, bir de ilk defa bir göğüsten süt gelmesine şahit olan mert, eğilmiş sağma makinasının yanına göğsümden damlayan sütü izliyor, öbür tarafımda annem, ikisinin de gözü göğsümde ve sağdığım sütte. İnan bana hayatım boyunca hiç hayal edemeyeceğim bir manzaraydı, kocam ve annem “vjöörk vjöörk” diye bi uzayıp bi çekilen mememin başında, gözlerini kocaman açmışlar, bir de her akan damlaya, “maşallah maşallah” diyorlar. Ben artık emzirme saati gelmesin diye dua edip ağlıyorum falan. Bildiğin depresyona girmiştim. Çok kötüydü de neyse ki birkaç güne jeller, çatlak kremleri falan derken toparladı da, alıştım.

Aslında bu korkunç lohusalık dönemi şuradan başladı, ben yaklaşık 8 aylık hamileyken, şahsına münhasır, zat-ı şahaneleri canım kocama dedim ki, “bu kombi doğru düzgün ısıtmamaya başladı, zaten yıllık bakım zamanı da geldi, doğum yapmadan önce buna mutlaka bi baktıralım, arıza çıkarmasın, bebek olacak evde, perişan olmayalım”, her zaman ki gibi “tamam yavrum merak etme dedi” sevgili kocam. Lakin hastaneden çıkmamıza bir gün kala, aralık ayının ortası, hastaneden eve giden ve evi ayarlayacak olan sevgilimden kombinin bozulmuş olduğu haberi geldi, demişler ki bu kombi sökülecek, yerine yenisi takılacak ama prosedür’ü var, yeni bi plan mı çizilmesi lazımmış, o onaylanıcakmıymış, yani bildiğin kabus, tabii ki çok sinirlendim, yine de “ben sana demedim mi, ben sana dediiimmm!!” şeklinde birkaç şarlamanın sonrasında sustum.

Ne yapabiliriz diye düşünmeye başladık, o kadar çok hayal kurmuştum ki, hastaneden bebeğimizle dönücez, binbir özenle hazırladığım, aylarca bakmaya doyamadığım odasına giricez, beşiğine yatırıcam, beşiğinin başında bebeğimizi izlicez falan fistan. Olmadı.

Annemler bize çok uzak, kayınvalideme gidip birkaç gün orada kalmaya karar verdik, fakat yeni doğum yapmış beni, babam da annem de bırakmak istemiyor, kardeşim eskişehir’de yaşıyor, eşiyle beraber, işi gücü bırakıp, 15 günlüğüne bizde kalma planları yaparak istanbul’a gelmişler, e tabi bizim evde hep beraber kalma durumu yalan olunca, biz böyle heep beraber maaile kayınvalideme geçtik.  Bir de kayınvalidemin kardeşi, işi olduğu için iki çocuğunu da ona bıraktı mı! İki yavru da hasta, böngür böngür öksürüyorlar. Bebeği merak ediyorlar, sürekli başındalar. Uzak tutmaya çalışıyorum ama kalpleri de kırılmasın istiyorum, bir taraftan annem, inci her ağladığında “bu çocuk aç!”, “yok bu çocuk doymuyor” diyip duruyor, ev neredeyse 40 derece, bir de üstüne inciyi kat kat giydirip, 2 kat battaniyelere sarıp, cayır cayır yanan peteğin yanına getiriyorlar beşiğiyle, neymiş, kuş kanadından üşürmüş bebek, ben çekiyorum, arkamı bi dönüyorum inci yine peteğin dibinde.  Herkesten bir, “öyle yapma, böyle yapma, şöyle yap, aa biz sizi böyle mi büyüttük…” dinliyorum. Allahın emri.

Evde kayınvalidem, eşi, babam, annem, kardeşim, eşi, ben, mert, görümcem + 2 adet 6-8 yaşlarında çocuk ve bir adet bebek var, düşün yatacak yer yok, annem, ben, mert bir odada, aynı yatakta yatıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor.

Bir tek kayınvalidem, allah bin kere razı olsun, ordan oraya koşturup duruyor, günde 6-7 kez masa kuruyor, kaldırıyor, misafir diye bizimkilere, yeni doğum yaptığım için bana bir gram iş yaptırtmıyor, ben artık o kadar bunalmışım ki, hani yediğim önümde yemediğim arkamda, kızımla ilgilenmekten başka hiç bir şey yapmıyorum ama böyle bir kalabalık, her kafadan ses, bebek var diye köklenmiş kombinin sıcağı, ne zaman inciyi emzirme bahanesiyle azıcık kafamı dinlemeye ve uzaklaşmaya odaya girsem, odanın her 5 dk’da bir açılan kapısı, nasıl bir psikolojiyse artık, insan çok tahammülsüzleşiyor. İyi niyete kızar hale geliyor. Yanlış manlış ama oluyor. Aslında biraz, size iyilik yapmak isterken, gırtlağınıza çöktüğünü farketmeyenlerde de kabahat ama unutuluyor demek ki,  ben hala o kafamı dinlemek için odaya kaçtığım zaman ki döngüyü düşündüğümde bunalıyorum ya.

Şöyle düşün, evde 11 kişiyiz, herkes 5 dakika arayla mutlaka bir kere gelip bakıyor, bir ihtiyacım var mı diye soruyor gidiyor. E tabi ilk başta gelenin üzerinden 1 saat geçmiş olduğu için, ilk gelen tekrar gelip bir kolaçan etme ihtiyacı hissediyor ama olan tabii ki ben zavallı lohusaya oluyor. Gece herkes uyuduktan sonra benim musluklar açılıyor, ağlıyorum da ağlıyorum, mert’e çok öfkeliyim, nasıl es geçer böyle birşeyi diye, uyurken çökücem üzerine, bildiğin pataklamak istiyorum, ev sahibimizde sallıyor da sallıyor bu kombi mevzusunu, yok ucuzuna bakıyormuş, daha ekonomik olanını bulamamış vs. Kayınvalideme ayrı üzülüyorum, öyle bir yük olduk ki, kadın öyle bir koşturuyor ki poposu yer görmüyor yemin ederim. Biz 10 gün kadar bu şekilde kaldık, zaten kadın 9. Günün sonunda evde temizlik yaparken düşüp bayıldı yorgunluktan.

Şimdi anlatırken gülüyoruz, ne acaip bir zamandı, nasıl denk gelmişti, ailenin bütün üyelerini, uğraşsam o kadar zaman bir evin içinde tutamazdım. Lakin bir de o zamanı bana sor, gerçi karşıdan da nasıl göründüğümü bilmiyorum tabii…  Beş karış suratlı, sinirli, her halta ağlayan, kimselere tahammülü kalmamış, bunalımda bir kadın. Bizimkiler de “asıl sen bize sor..” derler sorsan. Muhtemelen benimle baş etmek de zordu. Kardeşim yazmıştı geçenlerde, biz “ilgisiz sevgi olmaaaz, olaamaaz!” diye düşünen insanlarız, ne kadar çok ilgi, ne kadar çok üstüne düşme, o kadar çok sevdiğimizin kanıtı gibi görülüyor. Halbuki alakası yok ama ne yapalım değişmiyor, allah hiç birini başımdan eksik etmesin, bu bunalımı bir şekilde devam edebilmek adına atlattıktan sonra ise anneme başka bir gözle bakar oldum, bizi nasıl sevdiğini, babamın nasıl içinin titrediğini, anladım ve onları incittiğim her an için başka türlü bir vicdan azabı duydum, çünkü insan ancak anne olunca annesini anlayabiliyormuş gerçekten ama bu başka bir post’un konusu.

Sadede gelirsek, yeni doğum yapmış bir anneye yaklaşırken, soru sorarken, akıl verirken, yardımcı oluyorum diye düşünürken önce biraz empati yapmak lazım geliyor. Zaten ruhen ve bedenen hışır olmuş, hayatı 10 dakika içinde tamamen değişip, bütün bakımı ve ihtiyacı sana muhtaç olan, tutmaya bile korktuğun bir bebeğe endekslenmiş, günde 2 maksimum 3 saat belki uyuyabilen, vücudunda ki hormonlar herşeyi fazla fazla salgılarken, ameliyat kesiği her hareketinde acırken ve tüm organları komple yerinden oynamışken sizin yeni anneye yapacağınız en güzel şeyler mesela..

Bulaşıklarını yıkamak olur, evini temiz tutmak, yemek yapmak olur, “ay doğum yapmamış gibisin, içerde bi tane daha mı unuttular kız” diyerek meheheheeh şeklinde enteresan espriler yapmak yerine anneliğin çok yakıştığını, her gün daha iyi göründüğünü söylemek olur, “ben bebekle ilgilenirim hadi sen git bir duş al, az uyu dinlen yada git bir kahve iç, kafanı dinle” demek olur… Ama “bu çocuk aç”, “sütün mü yetmiyor?”, “emmiyor mu?”, “ay bu çocuk zayıf kalmış”, “bu kiloları bir an önce vermen lazım.” , “bunlar daha iyi günlerin…”le başlayan olumsuz cümleler kurmak olmaz. Aklınızı bir süreliğine kendinize saklamanızda fayda var, tecrübeli anneler, canım anneanneler, güzel babaanneler. Bırakın anne ile bebek kendi yolunu bulabilsin, hem sizin kalbiniz kırılmasın, hem yeni anne yanında olduğunuz için mutlu ve daha rahat hissetsin.

1,5 sene önce aynı şeyleri yaşamış bir anne olarak tavsiye ediyorum, eğer  bunlara gerçekten dikkat edersek hep beraber, işte o zaman gerçekten hem yardım etmiş, hem üzerinden çok büyük yük almış hem de çabalarımız ve dostluğumuz sayesinde lohusa depresyonuyla tanışmamış, mutlu bir yeni anne ortaya çıkarabiliriz. Bence tabii. Annelere sahip çıkalım gençler. Lohusalık çok pis bişey J

Bunları da bir kızım olduğu için, ne yaşadığımı unutmamak adına yazıyorum. Unutursam hatırlat incim, bu hayattaki amacı sana her daim, her konuda destek olmak olan annen.

Öbtüm.

Yorum Yaz