Kategori

Genel

Kategori

Hoşgeldin benjamin,

2 sene sonra ilk yazımı sana yazarak bloga tekrar başlamış bulunuyorum, kendinle gurur duy. Sen daha küçük bir top iken, develer tellal dahi değildi düşün! rahim yolunda oradan oraya savrulup kendine yer bulmaya, kök salmaya çalışırken, annenin aceleciliği dolayısıyla senden  baya erken haberdar olduk biz, haberimiz olduğu andan itibaren de teyzenin eşsiz dehası sayesinde, kız da olsan, erkek de, başlangıcın bizde benjamin olarak kalacak olan minik mucizesin, bunu hiç unutma olur mu? Her bebek gibi, sende milyarlarca kişiyi geride bırakıp birinci olan, o müthiş bebeksin!

Hatta daha şahane bir haberim var. Çok iyi yürekli insanların genlerinden geliyorsun, bu bizim zamanımız da nadir bulunan ve çok kıymetli bir gen pırıltısı. İyi insan olabilmek, zor ve çok kıymetli birşey ve düşünsene bu senin dna kodlarında zaten kayıtlı! Müthiş!

Bugün seni gördüm, keyfin yerinde, daim olsun, sağ ayağını bi o yana, bi yana sallayıp parmağını emiyordun. Tahmini 45-50 milimetre arası birşeysin fakat keyfinden taviz vermeyişin beni benden etti, saygı duydum gerçekten.

Çok güzelsin ama… 40 gramlık minicik, kocaman mucizesin gözümde… Ne büyük şans… Doğanın işleyişine hayran olmamak elde değil… İnsanın içinde insan büyüyor aklın alıyor mu hiç? Bir sürü kalıtımsal özellik, huy, o dna sarmalında, anne ve babanın, bugüne kadar yaşamış olan tüm sülalesinden parçalar var, hepsi sende toplanıyor… neyse bu konular derin, sonra konuşuruz ☺️

Biliyor musun seni görünce böyle bi göğüs kafesim titredi benim, “abartma ya duygu teyze” dersen eğer 14-15 sene sonra, o zaman sana halk arasında en meşhur olan 5 numaralı göz devirmemi yapacağım, hatırlat! Gerçi bu konu da anneni geçebilir miyim bilmiyorum çünkü onun gibi devirmeye kalkarsam mazallah gözüm çıpırt diye bağımsızca uzayın derinliklerine doğru gidebilir, yine de deneyeceğim.

Ama içim aktı kız, 3 yaşında olan kızımın, daha karnımda ki hallerini hatırladım. Giden çocuğumu sondan bir önce ki görüşümü hatırladım, altmış kere de hamilelik yaşasam, şu mucizeye tanık olduğumda hep aynı şekilde şaşkınlığa uğrayacağımı anladım. Beni dağıttın… Durup durup parmağını ağzına götürüşünü, o milimlik kaslarında iterek kendini döndürüşünü izliyorum. İçim taşıyor bi ağlıyorum, bi gülüyorum. Seni çok bekledik biz, kız kıza sohbetlerimizde bir an önce gelebilmen için taktikler geliştirdik, dualar ettik, aylarca üzerine konuştuk… Şimdi geliyorsun, sağlıkla gel, zamanın da gel, keyfini çıkart, burası zor…

“Emmiyor aç bu çocuk” diyecekler, sonra “artık emmeyi bırakman gerek” diyecekler. Yemek yemen için diretecekler, hatta burnunu sıkıp ağzını açtırıp içine yemek tıkıcaklar, valla manyaklık fsgsggs, tabii sonra az zayıfla diyecekler. Ah bi yürüse diyecekler, sonra iki dakika otur çocuğum götünün üstüne diyecekler. Ah bi dillense diyecekler, sonra “ay bi sus” diyecekler. Hatta “sen karışma bakim büyüklerin işine” bile diyebilirler. İki gün kaka yapmıcan kıçına fitiller sokucaklar, sonra bezi bırakıyoruz altına yapmak yok diyecekler. Uyuman için, hatta uyuduğunda uyanmaman için türlü yılan dansları ve enteresan şarkılar uydurucaklar (-ki şarkı demeye bin şahit fsgfsg) sonra gün gelicek, “manda gibi yat sen anca” diyecekler… Sen diyeceksin “bunu ben kendim yapıcam” “ay yok yavrum sen bırak” diyecekler, sonra da “kalk da bi işin ucundan tut diyecekler”… işte, insanoğlu dengesiz, bi değişik… Bilmiyor ne istediğini ama bunu da konuşucaz, uzun meseleler, seni sıkmak istemem, iyi şanslar…

Bi sürü şey diyecekler ya benjamin… Valla kese içi mis, sular falan, langır lungur, bi tane de boru var işte, yeme zahmeti yok, gel yok, git yok, anan zannediyo ki “canım püre çekti!” pırrt… Yemek sepetini, doğa kendi içinde zaten kurmuş, ver siparişi baban, anneannen falan halletsin… Uzan, dinlen, keyfini çıkar, ayağı salla, parmağı em buralar baya zahmetli…

Gerçi iyi eğlenicez söz! Senin anan olacak şahsiyet benim çocuğumu az evirip çevirmedi, hatta kafasına alev aldırdı ya çocuğumun, neymiş mum üfletcekmiş… 😒 anlatıcam sana bi gel… işte tüm bu sebeplerden seni burada en çok ben sabırsızlıkla bekliyorum, sağlam girişicem ama seviceksin beni eminim! Çünkü teyzeliğin en möhüm kuralı ne? “Annesavar çetesi olmak!” kaptın sen biliyorum.

Beklemedeyiz amirim! Çak! ✋

Bu davranışları teyze olmak diye mi aklasam aile olmak diye miii yoksa e canım çok sevdiğimizden diye mi?

Lafa ortadan girmeyi çok severim İncik, ufaktan alış. Muhabbetin yarısını içinden mi konuşuyuo lan bu diye çok bakacaksın suratıma, ben o bakışı fark edince başa dönüp açıklıyorum, sıkıntı yok.

Şimdi aklıma gelenlere geri döneyim. Hepimiz yapıyoruzdur herhalde, birini ya da bi davranışı eleştirip eleştirip aynısını yapmak ya da çoktaaan yapmış olmak. Mesela “herkesin de çocuğu dahi canııım ah bu yeni nesil ebeveynler kehkehkeh” diye ahkam kesip insancıklarla dalga geçtikten 2 gün sonra yeğenin topu alıyor, evire çevire bakıp ooouuuuuu diyor ve at diyince topu atıyor, bi an içinden diyosun ki “ama bizimki GERÇEKTEN akıllı!”
Ya da benim tabirimle “pedagog bağımlısı anneler” var çok eğlendiğim, normalde dalga geçtiğim; hani çocuğu etkinlik manyağı yapmış ama bi gün de sarılıp yatamamışlar, ya da sürekli kafası 15 yıl sonrasında oluyor, hah onlar işte, neyse bunlara gülüyorum ediyorum sonra facebookta bi paylaşım görüyorum “çocuğa hebelö yapmamak lazım ergenlikte belüböle oluyor” diye hooop Duygu’ya paslıyorum.

E noldu şimdi? Sen 3 aylık çocuğun ergenliğine uçtun, pedagog teyze oldun!

Fark ettim ki bu eleştirdiğini yaşama olayını kendimde en çok İnci içerikli olaylarda görüyorum. Kıl olduğum ana-baba modellerinin teyze versiyonu oldum. Bizimki çok güzel, öbür kız bebekler erkeğe benziyo; bizimki çok akıllı, başka bebek yapınca e canım 6 aylık zaten yapar bunu ne abartıyolar; bizimki uykusu geldiği için biraz huysuzlanıyor, öbürküler cins, insanda kafa bırakmıyolar; bizimki doyduğunu anlayıp bırakıyor, başkası yemek yemiycem diye ne zırlıyo bee… Mesela tam şu an trendeyim, önde ciyaklayan çocuğa gıcık oluyorum, halbuki İnci’m olsa sessizce oturur, uslu uslu kitabını okurdu 3 saatlik yolculuk boyunca, di mi, kesin öyle.

Yani tospikim, anlayacağın doğuştan genel afla geliyor bebekler aileye. Ne yapsan mazur görülüyor, huysuzluğuna kılıf olacak bir sebep sen aramaya bile başlamadan bizim tarafımızdan bulunuyor, ağlama huzursuz olma diye istediğin her şeyi yapma eğiliminde oluyoruz, istemeden tabi, yoksa ben de okudum facebooktaki “çocukların her istediğine ulaşması, sınırları olmaması gençliğinde doyumsuz olmasına sebep oluyor” yazısını. 🙂

Hamilelik zor, riskli, endişeli, keyifli, heyecanlı, bir bir bir sürü yeni şeyler öğrendiğin enteresan bir süreç.

Ben baya sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdim, öyle sağlıkla ilgili hastanelik bir problemim olmadı ama hamileliğin tüm semptomlarını en uçlarda yaşadığım bir hamilelik oldu. Öncelikle ilk 4,5 ay sabah gözümü açar açmaz başlayıp, gece uykuya dalana kadar süren mide bulantıları ve kusmalarla geçti, korkunç derece koku alıyordum, mutfakta buzdolabını açtıklarında yataktan fırlayıp balkona yada dayanamıyorsam tuvalete koşuyordum. Balkona çıktığımda bir gün nasıl bir köpek kokusu alıyorum, deliricem, etraftakilere soruyorum, burada yuvası olan köpek yok diyorlar, indim aşağı en sonunda, o köpeği bulucam! Meğerse evimizin biraz ilerisinde ki marketin arka tarafında köpek doğum yapmış, bildiğin aldığım kokuyu takip etmiştim o kadar keskin ve yoğundu. Evde buzdolabını atma noktasına gelmiştim, teknik servis çağırdık, dolabı boşalttık, defalarca sirkeli sularla sildik, kömür yerleştirdik içine, öyle demişti teknik servis elemanları, “abla herhangi bi koku yok dolapta ama illa var diyorsan bi poşetin içinde kömür yerleştir dolap raflarına, o kokuyu çeker temizler” demişti. Ne  dendiyse, ne okuduysam yaptım ama yok, doğum yapana kadar o çürük limon kokusu gitmedi burnumdan. O kokunun nereden geldiğini bir türlü bulamadım ama hamilelikte ki bu koku alma duyusunun normalin 4 katına çıkmasına K9 sendromu (köpek sendromu) deniyormuş, nasıl çare bulurum bu duruma diye araştırırken bir yerlerde rastlamıştım. Çaresini bulamadım o ayrı :).

İki lokma yesem, masayı silip süpürmüşüm gibi geri geliyordu. 4,5-5 ayı bu şekilde geçirdikten sonra bu sefer mide yanmalarım başladı, haftada 2 şişe gaviscon şurup bitiriyordum o da eh işte idare eder şekilde dayanıyordum, 7. aydan sonra doktorum minik bir hap verdi bana onunla daha iyi oldum diyebilirim. Sonra gebelik şekerim çıktı, tansiyon zaten oynak. Karnım büyümeye ve nefes almak zorlaşmaya başladı ilerleyen zamanlarda, kaburgalarıma ve göğüs kafesime dayanmış olduğu için koca pirincim, nefes almakta çok güçlük çekiyordum, böyle böyle bir de panik atak çıktımı ortaya. Bildiğin cenaze namazı. Kalabalık yerlere girememe, metrobüs, uçak, otobüs gibi taşıtlara binememeler başladı. Sırf ölücem korkusundan fethiye’ye arabayla 12 saatte gittik, her biri ayrı eziyet, uçakla gitsem deliricek gibi hissediyorum, e o kadar saat arabayla yolculuk yapınca zaten karnım burnumda, araba tutuyor, ayaklarım şişiyor, belim ağrıyor, iyice fenalaşıyorum.

Vücut ağırlaştıkça bir de tatlı mı tatlı bir siyatiğim oldu, yürümek, gezmek iyice işkence haline geldi. Siyatik, omurilik’te sinir sıkışması anlamına geliyor, hamileyken bel ve sırt ağrıma dayanamayıp masaja gitmiştim fakat bende masörlük eğitimi aldığım için, yapan kişinin gerçekten bu işi bilmediğini hissettiğimde masajı sonlandırdım, çünkü omuriliğimin üzerinden masaj yapıyordu. Büyük ihtimal de burada oldu, fazla ayakta kalıp hareket ettiğimde sanki bacağın çekiliyormuş hissi, denge kaybı ve kalçada başlayan çok rahatsız edici bir ağrı siyatik. Bu şekilde 38 haftayı tamamladım, en son doktorumla pazarlık yapıyoduk 37 olmaz mı, 1 hafta öne çekelim mi, valla dayanamıyorum artık, yatması, kalkması, yürümesi, nefes alması, uyuması işkence oldu diyerek. Ama tabii bir şekilde geldi geçti, herşeye de değerdi, hatta şimdi yeniden hamile kalmanın planlarını yapıyorum, herşeyi en baştan yeniden yaşarım inan, ne çok seviliyorlar!  Ama yine de gerçekten çok zor bir hamilelikti. Bu arada 2. çocukta böyle olmaz, vücut hamileliğe artık hazırlıklı daha rahat geçirirsin diyorlar. Cesaretlendim! 🙂

Zaten gebeliğim bu kadar zor ve sıkıntılı geçtiği için hiç öyle canımın çektiği gibi yemekler falan yiyip pek keyfini çıkartamadım, allahtan mert bana bu sağlıksız hissettiğim zamanları saymazsak harika bir hamilelik geçirtti, her gece belime sırtıma masajlar yaptı, karnıma yağlar, kremler sürdü, kızını sevdi, onunla konuştu, bir dediğimi iki etmedi, evin bütün işlerini üstlendi, her doktor randevusuna iş güç vs demeden benimle geldi. Tüm aile üyelerimizle beraber prenses gibi baktı bize. Ben sadece yatıp kalkıp kusuyor ve mide bulantımı alan tek şey olan çubuk kraker ile beslenip bir taraftan da nazlanıyordum eheheheh. Tüm hamileliğimi de bu yüzden 9 kg ile tamamladım. Bir tek buna seviniyorum çünkü zaten kilolu hamile kalmıştım. 🙂 Belki bu yaşadığım semptomların pek çoğunun kiloyla da alakası olabilir, hatta bence büyük ihtimal öyle. Bu arada bu belirtileri azaltıp biraz olsun rahatlamak için doktorumun önerdiği şekile dönmeye başladığımda ve gebelik şekerim dolayısıyla diyetisyenin verdiği diyete uymaya başladığımda ise son zamanlarımı biraz daha iyi geçirdim diyebilirim. Şimdi daha rahat ve keyifli bir hamilelik geçirmek için neler yapabilirsin onlardan bahsedicem biraz.

-Mide bulantılarına yapılacak pek birşey yok ama mide asidini alan ve rahatlatıcı olarak bana çubuk kraker gerçekten çok iyi gelmişti. Bol bol hava alıp yavaş ve sakin yürüyüşlerde yine çok iyi geliyor, bir de bol buzlu su oldukça rahatlatıyor.

-Bu dönemde ödem çok fazla oluyor, tuzu mümkün olduğu kadar hayatınızdan çıkarmakta fayda var. Hiç olmazsa kaya tuzu kullanmak bir nebze olsun işe yarıyor. Yine günlük 20 dakikalık yürüşler ve bol su ödem atmada birebir. Onun dışında, ayakları yüksekte tutarak dinlenmek ise kan akışını hızlandırdığı için baya işe yarıyor.

-Mide yanmaları için doktorum bana gaviscon şurup önermişti, talcid içeriğinde civa bulundurduğundan ve bu civa fetüse direkt geçtiğinden kesinlikle önerilmiyor. Tabii mutlaka doktorunuza danışmanızda fayda var. Gebelik kafanıza göre ilaç kullanamayacağınız tek ve en önemli dönem.

-Kafein içeren tüm içecekler, kola, çay, kahve gibi, hepsi vücutta ki demiri emerek, bebeğin beslenmesini ve demir ihtiyacını engelleyen maddeler. Demir takviyesi özellikle kansızlığı önlediği gibi bebeğin gelişiminde de büyük destek. Bunu doğal yollarla almakta tabii ki fayda var, özellikle yeşillikler, ıspanak, roka vs. gibi. Ama kafein vücutta ki demirin bebeğe ulaşmasını engelliyor, bu yüzden gebelikte kullanılmaması gereken maddelerin başında sigara ve alkolden sonra kafein geliyor. Ayrıca mide yanmasını arttırdığı için de kullanmamakta fayda var.

-Çiğ besinler, sakatat ürünler,hijyen ve sağlık açısından özellikle gebelik döneminde tehlikeli kabul ediliyor, çiğ ve market raflarında bekleyen salam, sucuk, sosis vs. tarzı sakatat ürünlerinin içerisinde bulunan bakteriler, normal zaman da sen tüketirken herhangi bir sorun oluşturmazken, fetüs’e kolaylıkla geçebiliyor ve bu da çeşitli zehirlenmeler ve komplikasyonlara yol açabiliyor, kafein için aynı şeyi diyemicem ama hamileyken hiç sakatat ürünü tüketmedim korkumdan. Çünkü et’in içinde, hele ki çiğ etin içinde üreyen bakterilerden gerçekten korkuyorum. Zamanında 1 ay baygın halde yatıp, her gün serum yememe sebep olacak kadar kötü zehirlenmişliğim var. Uzak durun derim.

-Özellikle protein ve kalsiyum ağırlıklı, düzenli beslenmek, hem bebeğin için çok sağlıklı hemde seni daha zinde ve iyi hissettirecek, aynı zaman da sürekli yeme istediğini keseceği için fazla fazla kilo almamana sebep olacaktır. “Hamilelik dönemi maksimum 12 kg alınması normaldir”

-Dişler çok önemli, hamilelik dönemimde düzenli ve sağlıklı beslenmeye önem vermediğim için muhtemelen, doğumdan sonra hala, 1,5 senedir, ne yesem içsem dişlerim sızlıyor, damaklarım zonkluyor, gebelikte gürleşen ve parlayan saçlarım doğumdan sonra avuç avuç dökülüyor. Her gün mutlaka 1 avuç ceviz, 1 kase yoğurt, 1 bardak süt ile yapılan kalsiyum desteğinin bunu engellediğini gördüm, yeni yeni düzeliyoruz. Kalsiyumunuzu eksik etmeyiniz kardeş, sonrası baya sıkıntı imiş.

-D vitamini hem bebek hemde anne için bildiğin nimet, artık havalarda güzelleşiyor, günde en az yarım saat güneşin altında vakit geçirmek şart, güneşin camdan girse bile kıymetli olduğunu okumuştum, dışarı çıkasınız gelmiyorsa camdan alın ama alın 🙂

-Gebelerin sıcak banyo, sauna gibi ortamlara girmemesi, röntgen merkezleri ve manyetik alanlardan uzak kalması gerekir. Bunlar bebeğinize zarar verecek, gebeliğinizi riske sokacaktır.

-Koku problemiyle ilgili birşey yazamıyorum, malum buna yapılacak birşey yok 🙂

-Yiyecekler iyi yıkanmalı, süt ve süt ürünleri pastörize olmalıdır. Yemeklerinizi az ve sık yemeli. Aç kalmamalısınız.

-Üçüncü aydan itibaren kilo artışı olacak, karın büyümeye başlayacak, ayaklarda, bacaklarda ve kollarda şişmeler görülecek. Bu nedenle vücunuzu sıkmayacak şekilde, rahat, geniş, terletmeyen pamuklu veya penye giysiler tercih edilmeli. Dar, sentetik çamaşırlar, mantar enfeksiyonu riskini artırdığı ve dolaşımı zorlaştırdığı için giyilmemeli. Yüksek topuklu ayakkabılar yerine ortopedik tabanlı ayakkabılar kullanılmalı.

-Gebeliğin ilerleyen aylarında akciğer, soluk alma sırasında rahat genişleyemez ve nefes alma zorlaşır. Bu yüzden gebeler, kalabalık, havasız ve sigara içilen ortamlardan uzak durmalı. Yorucu hareketlerden kaçınmalı ve günlük işleri dinlenerek yapmalı.

-Anne adayları günlük ev işlerini yaparken, toz alırken ve yerleri silerken -ki tavsiyem aslında pek yapılmaması ama yapanlar dizlerinin üzerinde durmaya özen göstermeli. Sırt üstü yatarken, kalkıp oturmak için önce yan dönüp sonra kollardan destek alarak kalkmalı. Sandalyeden de ağırlığını bacaklarına verip kalkmalı. Ani hareketlerden ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmalı.

-Gebelikte gelişen kabızlık ve hemoroide karşı bol çiğ sebze, meyve yenmeli. Gerektiğinde bekleme-den tuvalete gidilmeli. Sabahları aç karnına bir  bardak ılık, şekerli su içilmeli. Kuru kayısı, erik ve incir kompostolarının içilmesi sorunu önleyebilir. Haftada üç gün yirmi dakikalık yürüyüşler yeterlidir.

Şimdilik bu kadar, dilerim çok keyifli bir hamilelik geçirir ve en özel, en güzel bu dönemin hakkını verebilirsiniz. Darısı ikinci de benim başıma. Yine de zor da geçiriyorsan, inan herşeye değecek, o ılık nefesi, mini minnacık dudakları göğsüne vurduğu an hepsine, her anına bir bir değecek. Öperim.

 

 

 

Nasıl bir yazma isteği, acıkmak gibi, yazmadıkça daha doğrusu fırsat bulup yazamadıkça ama yazanları okudukça diyorum ki hemen hemen şimdi geçeyim bilgisayarın başına ama mutlaka bir şey çıkıyor. Çıkmasa da ben üşeniyorum yalan yok.

Bu aralar national geographic people kanalına sardım, Her gece inci yattıktan sonra onu açıyorum, çok enteresan konular işliyorlar, pek çok program var yine ama ben en çok 4 saniye 4 bebek programını seviyorum. 4 ayrı ülke, 4 ayrı hastane, 4 ayrı anne ve 4 ayrı bebeğin doğum hikayesi.

İnsan o doğumları izlerken, “vay be keşke bizde de böyle olsa” diyor bazılarına ama bazılarını görünce de şükrediyor haline. Gerçekten kültür farkı acaip bir şey. Benim en çok istediğim tantanasız bir doğumdu, yani tantanasız derken, şimdi iyi söylesem de ailemden okuyanlar yine de alınacak biliyorum ama kötüler manada demek istemiyorum biliyorsunuz kızlaaar!

Aslında hayatımın en özel anını yaşayacağım gün gelmişti, heyecan, stres, mutlulukla korkudan ağlamak arası gidip gelen o his… Bu da başka bir post’un konusu tabii ama o ilk tanışmada hayalim bambaşkaydı, bebeğimle sakince, baş başa karşılaşmak isterdim mesela, o anın tadını çıkararak, dinlenerek. Ama gözümü daha tam açamıyordum ki, kızımı getirdiler, ben zaten ortalık yerde ağlayamam, ne mutluluğumu ne mutsuzluğumu belli edemem, bir de kasılıp kalmışım. Sadece bir sarılıp merhaba diyebildim, gerçi narkozdan dolayı tam ayılamamıştım, ama bir baktım ki aynı anda, hop birileri göğsümü çekiştiriyor, birileri karşımda bizim karşılaşmamıza ağlıyor, hemşire bebeği göğsüme yapıştırmaya çalışıyor, etrafımda en az 10 tane kadın var, izlemeye çalışıyor. Hani narkozlu olmasam, halim falan olsa müsaade isterdim herkesten ama zaten gözümü zor açıyorum, öyle de bir vücudum acıyor ki ameliyatlı yerimden dolayı, ses çıkaramıyorum hiçbir şeye .

Süt gelmiyor, “yok süt yok” seslerini duyuyorum, sonra biri, kim hatırlamıyorum, göğsümün ucunu öyle bir sıkıp bastırıyor ki zar zor 1 damla bir şey akıyor, “getir getir geldi şu bir iki damla yeter ona” diyor, ama nasıl sıkıyor biliyor musun üf. Hayır bırakmıyor da, bir ki damla daha getirmek için resmen ezdi göğsümün ucunu, ben şimdi o pert olmuş memeyi çocuğa nasıl vericem, çocuğa vermeyi geçtim kendim nasıl kullanıcam arkadaş, öyle sıkılır mı 😀 . Sonrasında emerken de ilk bir hafta felaket  acıdı, nasıl bir hazırlıksız olmaksa, bebek gelişimi ile ilgili her ne varsa okuyup hatmeden ben, bunu, en önemli konuyu es geçmiştim.

Göğüs uçlarım çatladı, gelen süt bildiğin kanlı, her emzirmek için inciye verdiğimde acıdan ölüyorum, zaten emmiyor. Dişlerimi sıkmaktan damaklarım zonkluyor, hele sağarken, acıdan kıvranmam bir yana, bir de ilk defa bir göğüsten süt gelmesine şahit olan mert, eğilmiş sağma makinasının yanına göğsümden damlayan sütü izliyor, öbür tarafımda annem, ikisinin de gözü göğsümde ve sağdığım sütte. İnan bana hayatım boyunca hiç hayal edemeyeceğim bir manzaraydı, kocam ve annem “vjöörk vjöörk” diye bi uzayıp bi çekilen mememin başında, gözlerini kocaman açmışlar, bir de her akan damlaya, “maşallah maşallah” diyorlar. Ben artık emzirme saati gelmesin diye dua edip ağlıyorum falan. Bildiğin depresyona girmiştim. Çok kötüydü de neyse ki birkaç güne jeller, çatlak kremleri falan derken toparladı da, alıştım.

Aslında bu korkunç lohusalık dönemi şuradan başladı, ben yaklaşık 8 aylık hamileyken, şahsına münhasır, zat-ı şahaneleri canım kocama dedim ki, “bu kombi doğru düzgün ısıtmamaya başladı, zaten yıllık bakım zamanı da geldi, doğum yapmadan önce buna mutlaka bi baktıralım, arıza çıkarmasın, bebek olacak evde, perişan olmayalım”, her zaman ki gibi “tamam yavrum merak etme dedi” sevgili kocam. Lakin hastaneden çıkmamıza bir gün kala, aralık ayının ortası, hastaneden eve giden ve evi ayarlayacak olan sevgilimden kombinin bozulmuş olduğu haberi geldi, demişler ki bu kombi sökülecek, yerine yenisi takılacak ama prosedür’ü var, yeni bi plan mı çizilmesi lazımmış, o onaylanıcakmıymış, yani bildiğin kabus, tabii ki çok sinirlendim, yine de “ben sana demedim mi, ben sana dediiimmm!!” şeklinde birkaç şarlamanın sonrasında sustum.

Ne yapabiliriz diye düşünmeye başladık, o kadar çok hayal kurmuştum ki, hastaneden bebeğimizle dönücez, binbir özenle hazırladığım, aylarca bakmaya doyamadığım odasına giricez, beşiğine yatırıcam, beşiğinin başında bebeğimizi izlicez falan fistan. Olmadı.

Annemler bize çok uzak, kayınvalideme gidip birkaç gün orada kalmaya karar verdik, fakat yeni doğum yapmış beni, babam da annem de bırakmak istemiyor, kardeşim eskişehir’de yaşıyor, eşiyle beraber, işi gücü bırakıp, 15 günlüğüne bizde kalma planları yaparak istanbul’a gelmişler, e tabi bizim evde hep beraber kalma durumu yalan olunca, biz böyle heep beraber maaile kayınvalideme geçtik.  Bir de kayınvalidemin kardeşi, işi olduğu için iki çocuğunu da ona bıraktı mı! İki yavru da hasta, böngür böngür öksürüyorlar. Bebeği merak ediyorlar, sürekli başındalar. Uzak tutmaya çalışıyorum ama kalpleri de kırılmasın istiyorum, bir taraftan annem, inci her ağladığında “bu çocuk aç!”, “yok bu çocuk doymuyor” diyip duruyor, ev neredeyse 40 derece, bir de üstüne inciyi kat kat giydirip, 2 kat battaniyelere sarıp, cayır cayır yanan peteğin yanına getiriyorlar beşiğiyle, neymiş, kuş kanadından üşürmüş bebek, ben çekiyorum, arkamı bi dönüyorum inci yine peteğin dibinde.  Herkesten bir, “öyle yapma, böyle yapma, şöyle yap, aa biz sizi böyle mi büyüttük…” dinliyorum. Allahın emri.

Evde kayınvalidem, eşi, babam, annem, kardeşim, eşi, ben, mert, görümcem + 2 adet 6-8 yaşlarında çocuk ve bir adet bebek var, düşün yatacak yer yok, annem, ben, mert bir odada, aynı yatakta yatıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor.

Bir tek kayınvalidem, allah bin kere razı olsun, ordan oraya koşturup duruyor, günde 6-7 kez masa kuruyor, kaldırıyor, misafir diye bizimkilere, yeni doğum yaptığım için bana bir gram iş yaptırtmıyor, ben artık o kadar bunalmışım ki, hani yediğim önümde yemediğim arkamda, kızımla ilgilenmekten başka hiç bir şey yapmıyorum ama böyle bir kalabalık, her kafadan ses, bebek var diye köklenmiş kombinin sıcağı, ne zaman inciyi emzirme bahanesiyle azıcık kafamı dinlemeye ve uzaklaşmaya odaya girsem, odanın her 5 dk’da bir açılan kapısı, nasıl bir psikolojiyse artık, insan çok tahammülsüzleşiyor. İyi niyete kızar hale geliyor. Yanlış manlış ama oluyor. Aslında biraz, size iyilik yapmak isterken, gırtlağınıza çöktüğünü farketmeyenlerde de kabahat ama unutuluyor demek ki,  ben hala o kafamı dinlemek için odaya kaçtığım zaman ki döngüyü düşündüğümde bunalıyorum ya.

Şöyle düşün, evde 11 kişiyiz, herkes 5 dakika arayla mutlaka bir kere gelip bakıyor, bir ihtiyacım var mı diye soruyor gidiyor. E tabi ilk başta gelenin üzerinden 1 saat geçmiş olduğu için, ilk gelen tekrar gelip bir kolaçan etme ihtiyacı hissediyor ama olan tabii ki ben zavallı lohusaya oluyor. Gece herkes uyuduktan sonra benim musluklar açılıyor, ağlıyorum da ağlıyorum, mert’e çok öfkeliyim, nasıl es geçer böyle birşeyi diye, uyurken çökücem üzerine, bildiğin pataklamak istiyorum, ev sahibimizde sallıyor da sallıyor bu kombi mevzusunu, yok ucuzuna bakıyormuş, daha ekonomik olanını bulamamış vs. Kayınvalideme ayrı üzülüyorum, öyle bir yük olduk ki, kadın öyle bir koşturuyor ki poposu yer görmüyor yemin ederim. Biz 10 gün kadar bu şekilde kaldık, zaten kadın 9. Günün sonunda evde temizlik yaparken düşüp bayıldı yorgunluktan.

Şimdi anlatırken gülüyoruz, ne acaip bir zamandı, nasıl denk gelmişti, ailenin bütün üyelerini, uğraşsam o kadar zaman bir evin içinde tutamazdım. Lakin bir de o zamanı bana sor, gerçi karşıdan da nasıl göründüğümü bilmiyorum tabii…  Beş karış suratlı, sinirli, her halta ağlayan, kimselere tahammülü kalmamış, bunalımda bir kadın. Bizimkiler de “asıl sen bize sor..” derler sorsan. Muhtemelen benimle baş etmek de zordu. Kardeşim yazmıştı geçenlerde, biz “ilgisiz sevgi olmaaaz, olaamaaz!” diye düşünen insanlarız, ne kadar çok ilgi, ne kadar çok üstüne düşme, o kadar çok sevdiğimizin kanıtı gibi görülüyor. Halbuki alakası yok ama ne yapalım değişmiyor, allah hiç birini başımdan eksik etmesin, bu bunalımı bir şekilde devam edebilmek adına atlattıktan sonra ise anneme başka bir gözle bakar oldum, bizi nasıl sevdiğini, babamın nasıl içinin titrediğini, anladım ve onları incittiğim her an için başka türlü bir vicdan azabı duydum, çünkü insan ancak anne olunca annesini anlayabiliyormuş gerçekten ama bu başka bir post’un konusu.

Sadede gelirsek, yeni doğum yapmış bir anneye yaklaşırken, soru sorarken, akıl verirken, yardımcı oluyorum diye düşünürken önce biraz empati yapmak lazım geliyor. Zaten ruhen ve bedenen hışır olmuş, hayatı 10 dakika içinde tamamen değişip, bütün bakımı ve ihtiyacı sana muhtaç olan, tutmaya bile korktuğun bir bebeğe endekslenmiş, günde 2 maksimum 3 saat belki uyuyabilen, vücudunda ki hormonlar herşeyi fazla fazla salgılarken, ameliyat kesiği her hareketinde acırken ve tüm organları komple yerinden oynamışken sizin yeni anneye yapacağınız en güzel şeyler mesela..

Bulaşıklarını yıkamak olur, evini temiz tutmak, yemek yapmak olur, “ay doğum yapmamış gibisin, içerde bi tane daha mı unuttular kız” diyerek meheheheeh şeklinde enteresan espriler yapmak yerine anneliğin çok yakıştığını, her gün daha iyi göründüğünü söylemek olur, “ben bebekle ilgilenirim hadi sen git bir duş al, az uyu dinlen yada git bir kahve iç, kafanı dinle” demek olur… Ama “bu çocuk aç”, “sütün mü yetmiyor?”, “emmiyor mu?”, “ay bu çocuk zayıf kalmış”, “bu kiloları bir an önce vermen lazım.” , “bunlar daha iyi günlerin…”le başlayan olumsuz cümleler kurmak olmaz. Aklınızı bir süreliğine kendinize saklamanızda fayda var, tecrübeli anneler, canım anneanneler, güzel babaanneler. Bırakın anne ile bebek kendi yolunu bulabilsin, hem sizin kalbiniz kırılmasın, hem yeni anne yanında olduğunuz için mutlu ve daha rahat hissetsin.

1,5 sene önce aynı şeyleri yaşamış bir anne olarak tavsiye ediyorum, eğer  bunlara gerçekten dikkat edersek hep beraber, işte o zaman gerçekten hem yardım etmiş, hem üzerinden çok büyük yük almış hem de çabalarımız ve dostluğumuz sayesinde lohusa depresyonuyla tanışmamış, mutlu bir yeni anne ortaya çıkarabiliriz. Bence tabii. Annelere sahip çıkalım gençler. Lohusalık çok pis bişey J

Bunları da bir kızım olduğu için, ne yaşadığımı unutmamak adına yazıyorum. Unutursam hatırlat incim, bu hayattaki amacı sana her daim, her konuda destek olmak olan annen.

Öbtüm.

Ay içim şişti! Evet hep vardı da, bu aralar ne kadar çok gözüme çarpıyor. Facebookta isim vermeden atarlanma durumları var biliyorsun, “beni bilen biliyor!!”, “çekemeyenlere diyecek tek sözüm silin beniii!”, “anlayanaa” kıvamında kime yazıldığı belli olmayan, muhtemelen bir duyum üzerine yazılmış, anlık sinir bastırma çabası altında. Altına da türlü yorumlar “kuzum kim üzdü seni!”, “tatlım takma kafana, biz seni biliyoruz”. Biz kimiz? siz kimsiniz? arkadaş. Biliyorsunuz bunlar tamamen oradaki olayı öğrenmek amaçlı, sırf meraktan yazılmış şeyler, hele ki yazan kişiyle o gün falan bir şekilde iletişim kurmuşsan, “ulan bana mı yazdı ya” diye kalıyorsun, için içini yiyor, arasan sorsan bi türlü, sormasan başka türlü. Sonra tabii ki, ölüye seslenme durumu var, oda akıllara zarar bir durum, “canım annem bizi bırakıp gittin gideli bugün tam 15 yıl oldu.” “eksikliğin şuracığımda..”bla bla bla.

Yahu tamam muhakkak ki çok acıdır, allah gecinden versin, sevdiklerimizi başımızdan eksik etmesin, mutlaka çok özlemişsindir ama bunu facebook’a niye yazarsın a ademoğlu.! Ölülerin facebook’u yok ki! Onlar bu yazıları okuyamıyorda! Bak ölüm yıldönümüymüş, onu yazana kadar oturup bi yasin okusana,  hiç birşey yapamazsan kendi kendine onunla konuş, niye millete reklam ediyorsun? Hayır ben mi çok taş kalpliyim anlayamadım ama bazı değerlerin bu şekilde içinin boşaltılmasına da gıcık kapıyorum.

Hastaneye gidip kolunda ki serumun, damar yolunun fotoğrafını çeken mi dersin! A canım, sen hakikaten hasta olsan o fotoğrafı çekecek halin olur mu? Gerçekten canınla uğraşıyor olsan insanın aklına gelir mi? Yok yani mesela ben o serumun takılı olduğu damar yolu fotolarını görünce içim kalkıyor! Delirdiniz mi gözünüzü seveyim. Her günn ama her günn kendi fotoğraflarını sağ profil çıkkırt, sol profil çıkkırt, üstten de çıkkırt, alttan da çıkkırt, ay ellerim, ojelerim çıkkırtt, aman ayakkabılarım çıkkırt! derken 20 tane aynı fotoğraftan çekip, hepsinide üşenmeden koyanlar var ki, evlere şenlik, her günn? üşenmiyorsun abla! Engelledim valla. möhömöhö. Ve tabii ki şimdi en bombası olan mezar ziyaretine geliyorum. O mezarda mezar taşıyla fotoğraf çekip koyanların kafasını cidden anlamıyorum. Ben bir litre rakıyı sek içsem o kafaya erişemem. Hayır ne içiyorsunuz? nereden temin ediyorsunuz? bu soruların cevabını is-ti-yo-rum.!

Tüm bu hislerime rağmen her gün arada bir göz attığım, bir şeyler paylaştığım bir Facebookum yok mu? Var. Sanki olmazsa bir şeylerden geri kalacakmışız, bir şeyleri kaçıracakmışız hissi, bu bize öğretilmiş çaresizlik değil de ne?  Hatta sizde kaç kere dondurup geri açtınız değil mi?  Donduracağın zaman bile Facebook birtakım arkadaşlarını kullanarak sana duygu sömürüsü yapıyor biliyorsun. Aaa Neslihan seni özleyecek.!  E neslihan beni özleyecekse bi alo desin bir zahmet. Çıksın gelsin! kendisiyle lisede aynı sınıfta okudum abartma yani Facebook. Zaten içime fenalık geldi, “bu kadar bıdı bıdı edeceğine kapat” diyorsun dimi? duydum! Onu da yapamıyorum, meraktan çatlarım yani, hepiniz ordasınız. 🙂

Şunu kabul edelim ki facebook tam anlamıyla yavşak bir sosyal ağdır. Hangimiz sahte hesaplar açıp, profil fotoğrafına sevgilimizin hayır diyemeyeceğini düşündüğümüz bir yellozun resmini koyup o zat-ı şahaneye arkadaşlık isteği yollamadık? ben yapmadım diyen beri gelsin. Bir de üstüne, kendi açtığımız hesaptaki kızı kıskanıp,  şizofrenik bir şekilde kızılca kıyamet koparmadık söyleyin a dostlar. Tabi ki aslında olayın özü şu, “bu adam, bu sahte hesabı kabul ediyorsa, demek ki bu şekilde gelen tüm tekliflere hazır.!” Tümden gelip tüme varmak hadisesi yani. Aslında biz kadınların olayı bu, yani haklıyız, bu erkekler böyle. Sen Victoria Secret mankeni de olsan,  kanatların da çıksa, adam o face de dudağını büzüp “bu akşamda böööle” yazan “Angel_84gamzee” adlı kızı eklicek net.

Neyse konuyu dağıtmayayım, cep telefonları hayatımıza gireli yaklaşık 20 sene oldu. İlk başlarda her durumda iletişim kurabilmenin yolu olduğu için aslında gerekliydi. Çok da iyi olmuştu ama akıllı telefonlar, son 10 senedir patlayan bu sosyal medya olayı, insana “yahu biz daha önce bu bilgisayarlarla ne yapıyorduk? Nasıl yaşıyorduk?” diye düşündürtüyor. Elimizden telefonlar düşmüyor, mazallah evde falan unutsak o gün bir uzvumuz eksik gibi geziyoruz. Aynı masada, aynı salonda oturup da sohbet edebildiğimiz anlar, beraber geçirdiğimiz zamanın %10’u bile değildir. Buna bende dahilim maalesef. Bazı zamanlar farkına varıp frenlemeye çalışsam da bir şekilde elimde telefon dalmış gitmiş olarak yakalıyorum kendimi.

Yani anlayacağınız çok şey etmemek lazım azizim. Görüştük, buluştuk, beraber zaman geçirdik zannediyoruz, beraber geçirdiğimiz zamanın %70’ini telefonlarımızı mıncıklayarak geçirmişiz, ne konuştuk, ne paylaştık o %30’luk dilimde hatırlamıyoruz bile.

Diyeceğim o ki, önceden, yuva yıkar, dostluk bozar vs. diyorduk sosyal medya için. Şimdi aştı, bizi hayattan izole ediyor. Siyasi görüşlerimiz uyuşmuyor, hayata bakış açımız denk düşmüyor, fikirlerimiz birbirini desteklemiyor, en yakınım dediğin insana bile kuruluyorsun. Halbuki yüzyüze gelip konuşunca, hak verdiğin yerler oluyor, hak vermesen bile, sevdiğin, değer verdiğin, arkadaşım dediğin insan sonuçta, gözüne baka baka konuşmak, anlaşamasan bile mimikleriyle, ses tonuyla vs. tanıdığın, özünü, içini bildiğin insan, illa aynı fikirde olmamıza gerek yok diyebiliyorsun, sosyal medyadan takip ederken öfkelendiğin gibi öfkelenmiyorsun, en azından ben öfkelenmiyorum yüzyüze konuşunca.  Ama işin içine bu hesaplar ve paylaşımlar girince, durup dururken, olayı yapanlar ve yaşayanlar gayet keyifli iken, biz milletin yanlışı yüzünden durup dururken kırılıyoruz. “sen nasıl desteklersin”, “vay efendim sen nasıl karşı durursun” buyrun cenaze namazına. “Fotoğraflarımı beğenmiyorsun, yorum yapmıyorsun, e ama onunkine yapmışsın, onunkini beğenmişsin.” Ya defol. Bi git. “2000 küsür takipçim var, hesabı boş bırakamam, her gün mutlaka bir fotoğraf paylaşmam lazımmm!” , “ya ben fenomenim kızııam!” Karşıdan bakınca nasıl da saçma sapan değil mi? Biz sosyal medya hesaplarımızı yönetirken, acaip ve inanılmaz bir şekilde artık onlar bizi yönetmeye başladı.Bilmiyorum nasıl önünü alırız, telefonu mu değiştirsek, şöyle şarjı 5 gün giden, 8.kattan düşse aşağı inip aldığında biraz çizilmiş ama hala aslanlar gibi çalışıyor olan, en babasında bi 8310 falan mı alsak? bi fikri olan varsa paylaşsın ya sevabına. Öptüm.

 

 

Benim hayatımda ne zaman önemli bir şey olsa, telefonum illa bir sinsilik yapıp o önemli olayla arama girer. Bu lanet, ben ortaokuldayken en yakın arkadaşımın anneannesi vefat ettiğinde, ilk defa gerçek bir dert için birbirimize ulaşmamız gereken o gece şarjımın bitmesiyle başladı. Kaldı ki o zaman 3310 kullanıyoruz, telefonun şarjı 5 günde bir falan bitiyordu.

Bundan 5 sene önce, X operatöründen Y operatörüne geçmeye karar verdim, işlemi yaptırdıktan bir kaç gün sonra yeni operatörüme geçeceğimi, telefonumun çekmediğini fark ettiğimde yeni sim  kartımı takmamı söylediler. Ama elbette ki yeni karta geçişin yapılması sabaha karşı 3 – 4 gibi, tam de yengemin doğumu başladığı sırada gerçekleşti, ablamın mesajını ertesi gün akşam üstüne kadar alamadım ve ailemize 20 küsür yıl aradan sonra gelen bebeğin doğumunu koca ailede bir tek ben kaçırdım.

Ve 2014… Şarjım bitmek üzere, ablam sana bir haberim var dedi, çabuk söyle ya da facebooktan yaz şarjım yok dedim, bilgisayardan facebook’u açıp ablamın mesajını beklerken koca üniversitede elektrikler kesildi, neyse dedim eve gidince bakarım. Eve gidiş, yemek, muhabbet derken gece aklıma geldi telefonu şarja taktım, açtım, veee saatlerce rötarlı olarak öğrendim ki ablam hamile!

O an, o şok, sevinç, heyecan içinde, İstanbul’dan taşındığımdan beri ilk defa pişman oldum buraya geldiğime. Bu kadar önemli bir şey oluyor, ve ben ailemin yanında olamıyorum, çıldıracağım. Bırakıyorum hücresel yeğenime sevinmeyi, çarpıtıyorum ağzımı, başlıyorum kendi derdime ağlamaya. Ağlarken çok çirkin olduğumdan mıdır (ağzı dikdörtgen olup ağlayanlardanım) nedir, hemen geliyor Yumi önüme çöküp, ağlama niye ağlıyorsun diye yüzümü silmeye çalışıyor. Dikdörtgen ağzımla, tüm dişlerim görünürken konuşmaya çabalıyorum: “eöö bön yonlaronda ölamöyoraaam, höpsö börlökte kutloyolar şömdö”

Neyse ki birimizin aklı durduğunda öbürününki de durmuyor, Yumi bana gülüyor, artık yüzümü silmeyi bırakıp “oy sana kıyamam gel bakıyım gel” diye sarılma kisvesi altında, iyice kendinden geçen ağzımı kapatıyor; çizgi haline geri dönen ağzımı da alıp atlıyoruz arabaya, hemmmen İstanbul’a! Ablam çok seviniyor beni görünce, sarılıp bir iki damla da beraber pıtlatıyoruz, hemen muayenesini anlatıyor, aha diyorum eee ben teyze oluyorum. Yok teyze sanki bayramları gidilen soğuk, kırışık bi kadın gibi, ben kesin teyzoş oluyorum! Hani ailede okulla ilgili konuşurken bile sıkılmadığın, akıl vermek yerine sohbet eden, evine gittiğinde ilk biranı ilk şarabını beraber içtiğin, anneni babanı bile çekiştirebildiğin, sevgilini anlatabildiğin, arkadaşça yaklaştığı için sözünü dinlediğin, yanında sigara içebileceğin, kız kardeşinmiş gibi tartışıp annenmiş gibi sığınabileceğin, ailedeki yegane kişi; teyzoş! Allaaah! Bizim hücre beni çok sevecek!

Hücremizin adı önce isimsizlikten pirinç oluyor, sonra İnci’de karar kılınıyor, ablam İstiridye oluyor. Ailece hafif deli olduğumuzdan, 20 kişi bebek bekliyoruz ve hamileliğinden başlayarak İstiridye’yi bunaltıyoruz. Niye? Çünkü bu bizim ata sporumuz! Biz ailesini çok seven, ilgisiz sevgi olmaz diyen, ilgisini de soru sorarak ve mümkün olan her şeye karışarak gösteren genlere sahibiz. Ama en tatlı özelliğimiz de bunu yaparken fark etmemek, birbirimizi bu konuda uyarınca “ay gtüm” bakışı eşliğinde sinirlenip içten içe kurulmak. Şahsen ben zaman zaman o kadar uzun cümleler kuruyorum ki, sırf kendi sesim kulağımı tırmaladığı için bi süre susuyorum. Bi süre. Karşımdaki için 5 dakikalık kahve molası.

Aylar geçiyor, İstiridye, İnci’mi bize veriyor. Bak gördün mü, doğurmuyor, çocuğunu kucağına almıyor, yavrusuna kavuşmuyor; BİZE VERİYOR. Çünkü hepimizin İncisi olley! İnsan bunu istemsiz yapıyor biliyor musun? Ben bin tane yazı okudum, yeni anneye ne yapılmaz konulu. İşte klasik, sütün yetiyor mu demeyin, bu çocuk ağlıyor aç mı demeyin, üşümüş bu/sıcaklamış bu demeyin vs. gibi gayet makul, mantıklı direktifler. Fakat galiba insan yapı olarak olumsuz bir yaratık, mesela oy ne güzel çocuk derken korkudan bi de “maşallah” iliştiriyorsun cümlene, veya sevgini göstermek için “aman nazar değmesin” diyorsun. Çocuk da anne de çok yakının olunca, maalesef bunlarla sınırlı kalamıyorsun. Evet anne baba mutlaka sevginden yaptığını anlıyor, kötü niyetli olmadığını biliyor ama bu insanın bıkmaması ve sinirlenmemesi için sebep değil. Bir yerden sonra o “sütün geliyor mu”nun cevabı “geliyor, komşuları bile ben besliyorum sen merak etme”ye dönüşüyor. Kusura bakmayın yeni anneler, aklımız çoğunlukla olumsuz bir şey olmasından korkmaya programlandığı için, soruluyor saçma sapan şeyler. “Ağlıyor bak aç olmasın?” “Aç zaten 3 gündür beslemiyorum ben manyak olduğum için” Biliyoruz o sizin biricik evladınız, bizim onu sizin yerinize düşünmemize gerek yok, çocuğu pencereden sallandırmadığınız sürece kimsenin müdahalesine de gerek yok, ama insan kendine illa bi rol biçmek istiyor, kendi payını korumak istiyor napcen.

Annelik nerden baksan zor iş. Ama teyzelik öyle mi, dertsiz tasasız sırf sevgiden ibaret, misler gibi. Özlemesi kötü sadece. Bazen insan yeğeninin videosu izlerken kendinden korkuyor, çünkü ağzından şirin bir şey çıkmıyor ki!? “ah ağzını burnunu yuttuğumun koca totolusuuu senin o yanaklarını ısırırımmm parçalarım seni bee” diyorsun dişlerini sıkarak, vahşet ulan bu! Yanındayken, hem yürüsün, koşsun, konuşsun diye hevesleniyorsun, hem de hiç büyümesin istiyorsun. Hep uzağa yuvarlanan oyuncağına “gel, gel” desin, elinde kaseyle salona girdiğinde “maammmmma” diye üstüne atlasın, sevindiği zaman totosunun üstünde dans etsin, O’na seslendiğinde kafasına kaldırıp o inanılmaz derecede saf, masum gözleriyle sana baksın, uykudan uyandırdığında sarhoş gibi yüzüne bakıp senin kim olduğunu çıkarmaya çalışsın, eğer tanımazsa yaygarayı bassın, tanırsa güvenle başını göğsüne yaslayıp uykusuna devam etsin… Teyzoş bunları yazarken daha çok özlesin, gözleri dolsun, İstiridye daha paragrafın ortasında bunu tahmin etsin, kardeşini özlesin hemen ağzını buruştursun, gidip çocuğunun kafasını koklaya koklaya iki damlacık ağlasın ve böylece teyzoş ilk yazısını temiz bir puştluk yaparak bitirmiş olsun.

Baaaay.

10 senedir ilk defa bir yazıyı kendime yazmak için geçtim bilgisayar başına, bakalım neler çıkacak 🙂

30’a bir kala, belli belirsiz ortaya çıkan aklar saçımda, asabımı bozuyorlar. E tabi bir de son beş yılımın armağanı göbeğim var, bir daha ki seçimlerde oy kullandırtıcam ona, öyle bir birey artık, böyle komplece kutluyorum bu yaşı, “MERHABA 29!”

Aslında kendimi 30 yaşıma gelirken bambaşka düşünürdüm ve ne kadar uzun gelirdi, bu kadar çabuk geçtiğine inanamıyorum. Çoluk çocuğa karıştığıma falan da… Yadırgıyorum ara sıra he. Beynim hala 17’lerde gidip geliyor çünkü. Gerçi bu, şuan halimden memnun olmadığım anlamına gelmez ama ben hala hayallerimin peşinden koşuyorum. Koşuyorum!! Hatta hayallerimin peşinden istikrarla ilk defa bu sene koşuyorum!

Pek çoğumuz büyüyünce ne olacağımızı biliriz, lisede üniversiteye ve olmak istediğimiz mesleğe, üniversitede mezuniyetten sonrasına dair hazırlıklar, planlar… İnan hiç birini hissetmedim ben, istemedim de yani, içimden mi gelmedi nedir, sallamadım pek, işim gücüm fink fink haytalıktaydı. 🙂 Ta ki inci hayatıma girip de, ona nasıl bir gelecek ve aile vermek istediğimi düşünene kadar. Önce kendime bir gelecek kurmalı ve örnek alabileceği bir yaşam yaratmalıydım. Kafa geriden geliyorsa demek ki, öyle bi dank etti. Ve ben 3. kez 10 sene sonra, bu sene yine girdim üni. sınavına.

Sistemin içine edilmiş tabii anlayana kadar canım çıktı, yarım bıraktığım diğer üni’ye devam etmeyi düşündüm önce ama istediğim meslek o değildi. Neyse, ay o sonuçlar gelene kadar bende bi mide ağrısı, açıklandı dediler, valla heyecanlandım, haftalar önceden kaç puan alırsam nereleri yazabilirim, istediğim bölüm tutuyor mu diye günlerce kafa patlattım, sabırsızlıkla bekledim, zavallı çocuklar, bu stresi niye 17 yaşında yaşatıyorsunuz ya insanlara! Yani anlayacağınız yaş 30a gelirken, büyüyünce ne olmak istediğime karar verdim ben.

Ama önceliklerim bundan daha başka, zaten hepsine kocaman teşekkürlerim var, her zaman, ne olursa olsun yanımda oldukları için! Çünkü bazen çok çekilmez olabiliyorum mehemöhö 🙂 Yine de, dileklerimi sıralamadan önce, bugün benim doğum günümse, annemin anne, babamın ise baba sıfatını aldığı gündür! Kutlu olsun canlarımm! 🙂

29 dileklerime gelirsek;

Ailem, gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeyen güzel kokulu, hayatta gördüğüm en güçlü kadın olan annemle,

30 senedir, pardon 29! 🙂 bizi hala “a benim güzel kızlarım” diye bi coşkuyla seven, çocuk ruhlu babamla,

beni herkesten hatta kendimden bile daha iyi anlayan sıpa gözlüm, kocaman miniğim kardeşimle,

kızımın halası, benim görümcem olan ama görümce demeye dilimin varmadığı, tertemiz yüreğini öpmek istediğim pınarımla

ikinci annem olan, her istediğime dört kol dört bacak yetişip, sırf mutlu olayım diye kendi canını çıkartıp ortaya şahane şeyler çıkartan yeşoşumla,

6 senedir, tüm çamura yatmalarıma rağmen, beni bir gün üzmemiş, bir kötü laf söylememiş, bir dediğimi iki etmeyen, her defasında benim olduğuna şükrettiğim, babalığın en çok yakıştığı insan olan, güzel yürekli, güzel gülüşlü sevdiğim adamla, kocamla…

Ve tabii ki assolistim, evimin direği, canımın içi, cennet kokulum, bal böceğim, küçümencik pirincim, yüreğimin bam teli olan kızımla, sağlıklı bir hayat sürmek ve mutlu olmak istiyorum…

Bir de Anaokulu öğretmeni olarak mezun olursam bir kaç seneye, cillop 🙂

Kitap çıkarmak çok istiyorum mesela, bak onu kesin yapıcam, üzerinde ciddi çalışıyorum, böyle turuncu, sarı, mavi kapaklı, enerji taşan, gülümseme garantili kahkaha onaylı hayat hakkında hayaller olsun içinde istiyorum… Falan fistan.

Sonraaa, en son tırın altına girmekten son anda kurtulup yaptığım kazadan beri araba kullanamadım. Artık arabalarla ve trafikle barışmayı çok istiyorum, yersiz korkularımı ve kendime koyduğum engelleri yenmek istiyorum, yolların vınvın kraliçesi olmak istiyorum, yani aslında şöför nebahat olmak istemiyorum, hadi bugün benim arabamla gezelim diyebilicek cesaretim geri gelsin istiyorum…

İşin kısası, uzatmayayım, mutlu bir insanım ben, fazlasında gözüm yok, çok keyifli bir hayat yaşıyorum, en kötü gün böyle olsun diyerek 29 yaşımı selamlıyorum! Hoşgeldin tatlım, bu sene seninle çok iş başarıcaz, mucucuccu!

P.S: Fazla ilgiyi pek sevmem, hemencik sıkılırım, üstüme düşüldüğünde fenalıklar gelir agresifleşirim ama yalnız olmadığını, sevildiğini bilmek de pek güzel gerçekten. İstemem yan cebime koyculuk yapıyor olabilirim lakin iyi ki varsınız a dostlar, a ailem, canım ailem, hepinizi çok seviyorum!

Pirincimizin gelmesine 2 hafta kala; teyzenin yazdığı mektup ile başlıyorum, sırasıyla diğer yazıları da  geçeceğim. Yazı dilini, samimiyetini, eğlenceli anlatımını sevdiğimin mini deyzesi, öperim.

Deyzepektüs-1,

Melaba tostos. Baktım annen yazmıyo artık ben yazayım bari dedim, yalnızsın, sıkılmışsındır, biliyorum.
Bu sabah dayıcıklarımı anlamış olarak bi aydınlanmayla uyandım. Demek ki böyle bir şeymiş. Öyle bi sevgi ki, aslında senin çocuğun değil, mantıken farkındasın ama biri bunu yüzüne vursa dövebilirsin (~ne münasebet, o çocuk benim çocuğum ya, gen paylaşıyoruz biz bi yerde, gerizekalı mısın sen). Yine canımın içi dayılarımı düşünüyorum, ben böyle hevesle bekle bekle, bi de büyüyüp “yeaa teyze taaam yaa annemler yetmiyodu bi de sen başladın hüff yeaa” diyeceksin ama o güzelim ağzına tabi ki çarpamıycam, hemen ailede en sevdiğin olmak için “ay cınımın içi haklısın gel seni bize götüreyim kafan dağılsın, hem yolda hamburger yedikten sonra uzay mekiği alırız sana!” diycem.
Ben galiba dayı oluyorum.
Sen daha doğmadan ben senin için her şeyin en iyisini biliyorum, her şeyine karışmak istiyorum, biraz da seni kaçırmak istiyorum, bakalım annen baban ne diyecek, güzel bi teklif hazırladım onlara. O kadar çok beklendin ki seni görmeden özlemeyi başardık. Her gün gelsin artık ya diyorum, hemen arkasından ay töbetöbetöbe allahım zamanında gelsin tımımtımım nolur vazgeçtim diye duamsı bişeyler söylüyorum. Böyle de candan, böyle de içten bir deyze adayıyım. Öncelikli amacım, sen büyüyünce eğlenceli teyzen olmak. Olleeey teyzem geliyüüü diye sevineceğin bi insan olmam lazım. Çalışacak vaktim var, merak etme, seni her gördüğümde okulunu sormak dışında bişeyler de yapmaya uğraşacağım minnakım:) Anan baban “şımartma şunu ya!!” diye gözlerini pörtletsinler bana istiyorum. Gerçi baban çok datlış, göz pörtletmez de kıkıkı güler bana. Yalnız anandan ufaktan bi tırsmıyo değilim çocuğum.
Sen biraz anlayacak yaşa gelince, anacuğunla çocukluğumuzun nasıl geçtiğini, bi insanın en yakın dostunun ablası/kardeşi olmasının nası rahatlatıcı bişey olduğunu, gözün kapalı sırtını yaslayabileceğin birinin olmasının huzurunu anlatıcam ki hemen kardeş iste, bi tane daha yapsınlar. Kaburgada bebek ayakları falan bizi ilgilendiren şeyler değil sonuçta, annen düşünsün!
Neyse cancağızım ben bu kadar konuşana dek sen 3 kere uyuyup uyanmışsındır, keyfin gelince çık da gel artık. Yalnız beni o telaşla unutmasınlar, sülalene söyle biri beni arasın hemen, vallahi cıngar çıkartırım.
Gel de bi sarılalım, koklayalım, çok özledik. Mucalaklak!
-Deyya Deyzen

İYİ BİR BOŞANMA KÖTÜ BİR EVLİLİKTEN DAHA İYİDİR

Nedir bir insanı nikah defterine attığı imzayı boşanma dilekçesine atmaya götüren neden?

Tek bir bakış, tek bir söz, tek bir hareket?.. “Genelde tek bir sebebi olmaz” Evlilik ilişkisi yavaş yavaş bozulur, kalitesini kaybeder. Küçük, aslında önemsiz davranışlar çok önemli hale gelir. Sevgi, yakınlık, güven ve saygı gibi olumlu duygular etkinliğini kaybeder.  Çoğu zaman değerler ve amaçlar farklılaşır. Bunun sonucunda aynı ev içinde farklı yaşam stilleri ortaya çıkar.

Yalnız girdiğiniz o kapıdan çocuklarla çıkmak her zaman kolay olmaz. Eğer siz de boşanmanın eşiğinde bir çiftseniz, sadece kendinizi değil, çocuğunuzu da düşünmelisiniz!

Boşanma kararı her ne kadar iki kişi tarafından alınsa da, çocuklar da boşanmadan en az büyükler kadar etkileniyor. Kimi zaman tepkilerini ağlayarak, kimi zaman susarak gösteriyorlar. Onların küçük dünyalarında yaşadıkları büyük fırtınaları göz ardı etmemek gerekiyor. Bu nedenle ‘çocuktur anlamaz’, demek yerine, ister bebek olsun, ister ergen, onun duygu ve düşüncelerine de önem vermeli ve mümkünse boşanma kararını açıklarken belirli kurallara uymalısınız.

                                                       bo-anma-feragatd

 

Yaş grubuna göre tepkiler

0-2 yaş grubu
Bu yaş grubundaki çocuklarda tepki, şiddetli ağlamalarla ortaya çıkabiliyor. Apati denilen, yüzde hiç ifade olmaması durumuna da rastlanabiliyor. Evde kalan ebeveyne aşırı düşkünlük olabiliyor. Bu durumla baş etmek için çocuk oyuncaklarına çok sıkı sarılıyor ya da tamamen oyunu reddediyor.

Boşanma kararı çocuğa nasıl söylenmeli?
Genel prensip olarak çocuk asla boşanma kararını başkasından duymamalı. Mümkünse bu kararı, evlerinde, çocuğun alışkın olduğu ortamda, anne ve baba birlikte söylemeli. İlk kural bu olmalı. Anne ve baba herhangi bir nedenden dolayı kararı birlikte açıklayamıyorsa, çocuğa durumu anlatan ebeveynin arkasından diğer ebeveynin telefonla çocuğu araması ve çocukla konuşması gerekiyor.

Nelere dikkat edilmeli?
Özellikle okul dönemine kadar olan çocuklarda çocuğun eski evinde kalması çok önemli. Eğer koşullar uygun değilse, taşındığı eve daha önce kullandığı mobilyaları götürmek doğru olur.

Yine bu dönemde bakıcı, okul gibi başka değişiklikler de yapmaktan kaçınmak gerekiyor. Boşanma zaten büyük bir değişiklik, çocuğun aynı anda hepsiyle başa çıkması çok kolay olmuyor.

3-6 yaş grubu
Bu dönemde ağlama çok şiddetli oluyor ve regresyon denilen, gerileme belirtileri görülebiliyor. Parmak emme, emzik isteme, alt ıslatma ya da daha önce uyumak için kullandığı, yanından ayırmadığı bir oyuncağa tekrar bağlanma gibi terk ettiği herhangi bir alışkanlığa tekrar dönebiliyor. Uzman Pedagog Nuray Erdemli Ülküsel, bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Çocuklar daha önce anne ve babanın birlikte olduğu dönemde kendilerini daha güvende hissediyorlar. O döneme dönerek, aynı emniyeti yakalamaya çalışıyorlar.” Sorunla baş edebilme tepkisi, kız çocuklarında daha çok mastürbasyon yapmaları şeklinde kendini gösteriyor. Erkek çocuklarda ise saldırgan davranışlar görülebiliyor” diyor.

6 yaş sonrası ve ergenlik
Okul dönemindeki bilinçli çocuklarsa, ev içinde üzüntülü, sessiz, sakinken, okulda saldırgan, okuldan kaçan çocuklara dönüşebiliyorlar. Arkadaşlarıyla problem yaşayabiliyor ve okul başarısında hızlı bir düşüş olabiliyor. Anne ve babalar boşanmadan en az ergenlerin etkilendiğini düşünüyor ve çoğunlukla boşanmak için çocuğun büyümesini bekliyorlar; fakat boşanmanın ergenlikteki etkisi de oldukça şiddetli oluşabiliyor. Depresyona benzer tablolar gösterebiliyorlar. Okul başarısı düşüyor. Zaten ergenliğin üzerine bir de bu problemler geldiği zaman, uyuşturucu ve alkole yatkınlık görülebiliyor. Asilik, zaten ergenlik döneminde sıkça görülüyor ve bu tür bir durumla karşılaştıklarında, bu durum daha da büyük duygusal tepkilere yol açabiliyor. Ama bunlar olacak diye boşanmaktan vazgeçmek doğru değil.

Yapılan araştırmaların hepsi, ev ortamındaki huzursuzluğun, çocuğu, dağılmış aile ortamından daha çok etkilediğini ortaya koyuyor.

                                                                                           aman-cocuklar-duymasin
Boşanmanın etkilerini engellemenin yolu yok mu?
Aslında var. Boşanma sürecini anne ve baba çok iyi bir şekilde yönetirse etkiler en aza iniyor. Tepkiler her çocuk için farklı olsa da, her yaş grubuna göre değişse de, aslında genel kurallar var. Bu durumda yapılacak en doğru şey, boşanma kararını alan anne ve babanın mutlaka bir uzmandan yardım alması ve çocuğa nasıl yaklaşması gerektiğini öğrenmesi. Yaş grubuna göre adapte etmek gerekse de genelde verilecek mesaj aynı; “Biz evliliğimiz için böyle bir karar aldık, hiçbir zaman ayrılmayı düşünmedik ve bir çocuk sahibi olduk. Fakat şimdi aynı evde mutlu olmayacağımıza ve ayrı evlerde yaşamanın bizi daha mutlu edeceğine karar verdik. Onun için bundan sonra ayrı yaşayacağız. Ama ne olursa olsun biz senin her zaman annen ve babanız; sadece karı-koca olmayacağız” demek gerekiyor.

Boşanma sonrasında anne ve baba birbiriyle görüşmeli mi?
Boşanma sonrasında anne, baba ve çocuk birlikte bir şeyler yapmalı deniyor. Fakat anne ve baba boşansa da, aradan uzun zaman geçse de, hatta başka birileriyle evlenseler de, çocuk hep bir gün onların barışacaklarının hayalini kuruyor. Bu nedenle, boşanmadan sonra eskiden olduğu gibi hep birlikte zaman geçirmek doğru değil. Özellikle boşanmanın ilk bir yılında anne, baba ve çocuk eski ilişkiyi devam ettirmemeli. Çocuk mümkün olduğunca onları birlikte görmemeli.

Ne zaman bir uzmana başvurmak gerekiyor?
Boşanma sürecinde bir uzmanla görüşmekte fayda var. Bu görüşmede çocuğun olması şart değil. Önce anne ve babaya danışmanlık verilmeli. Eğer çocuk aşırı tepki vermediyse ya da çok ağlayıp, fazla tepki veriyorsa üç ayın sonunda hâlâ normal hayatını sürdüremiyorsa, okula gidemiyorsa, evde kalamıyorsa o zaman bir uzmanla görüşülmeli. İlk üç aydan önce, uzmana götürülmesine gerek yok. Ama çocuğun hayatını etkileyecek şeyler varsa, örneğin çocuk yemek yemiyorsa, bayılıyorsa, bu durumda tabii ki bir uzmandan hemen destek almak gerekiyor.

Çocuğa güvende olduğu hissettirilmeli
Ayrılan anne ve babaların çocuklarının hepsi “Peki ben?” diye sormaya başlıyor. Her şey önceden planlanmalı. Çocuğun güvende hissetmesi için, durumun güven vermesi gerekiyor. Diğer ebeveyni hangi günlerde görecek, haftanın kaç günü orada kalacak? Bunların hepsi boşanma öncesinde belirlenmeli. Bunun için mahkeme kararını beklemeye gerek yok. 7-12 yaş dönemdeki çocuk, yeni bir eve gidecekse ya da çocuğun diğer ebeveynin evinde bir odası olacaksa, eşyalar çocukla beraber seçilebilir. Çocuğun orayı sahiplenmesi için kendinden de bir şeyler olmalı. Çocuklardan çok farklı sorular geliyor. “Geçen gün vazo kırmıştım acaba ondan mı oldu?” gibi sorular bile akıllarına gelebiliyor. Bu konuda çocuğu rahatlatmak gerekiyor. Boşanmanın onun suçu olmadığı, anne ve babanın kararı olduğunun anlatılması gerekiyor.

                                                           shutterstock_90689449

Uygun zaman

Boşanma sürecinde uygun zaman seçmek adına herkese uygun bir reçete yoktur. Bu durum kişilerin sosyal yapılarına, mesleklerine, kişilik yapılarına, aile yapılarına, yetiştirilme tarzlarına göre değişir. Bazen karar verme süreci çok uzun zaman alabilir. Ama genelde bu düşünceler her iki bireyde aynı zamanda başlar ve bu davranışlarla verilmiş olur. Peki ya çocuk…

Bazen evlilik kötü gitse de çocuğun biraz büyümesi beklenir. Bu ‘biraz’ın ne kadar süre olduğunu kestirmek epey güçtür. Üstelik çocuk belli bir yetişkinlik düzeyine erişene kadar onu kötü giden bir evliliğin içine hapsetmek yanlıştır. Boşanmaya karar vermek için çocuğun belli bir yaşa gelmesini beklemek gerekmez. Eğer evlilik hayatında şiddetli geçimsizlik varsa bu ortam çocuklara daha fazla zarar verebilir.

Boşanmayı anlatma dili

Boşanma sadece çocuk için değil, ebeveynler için de ciddi stres yaratır. Aile olmanın parçası olan evin bundan böyle ayrılacağı kararını çocuğa açıklamadan evi ayırma yoluna gidilmemelidir. Çocuğa boşanma kararı birlikte açıklamalıdır. Boşanma sürecinde çocuklara en fazla zarar veren ve yaralayan durumun çocuklara olayların anlatılmamasıdır. Boşanma veya ayrılık  kararı çocuğa açıkça söylenmez ve bir anda anne veya baba evi terk ederse, çocukların boşanma olayından en fazla kendilerini sorumlu tuttuklarına, “Ben yaramazlık yaptığım için annem/ babam gitti” şeklinde kendilerini suçlarlar. Boşanma karan verildikten sonra anne ve babanın birlikle bu karan çocuklarına aktarmaları; sakin ve kontrollü bir şekilde, ortak bir dil kullanarak anlatmaları; başaramadıkları takdirde ise bir uzmandan yardım almaları gerekmektedir.

Anne ve babanın ortak dil ve tutum içerisinde olması, çocuğun onlara duyduğu güvenin devamına yardımcı olacaktır. Boşanma ile birlikle anne ve baba olma görevlerinin değişmediği, bu kararın verilmesinin onlarla ilgisi olmadığını açıklamalıdırlar.

Ayrılık kararını çocuğun yaş durumuna en uygun cümlelerle açıklamak, anne ve baba olarak sorumluluklarınızın değişmediğini, her zaman onu seveceğinizi hissettirmek, görüşme düzeninizin nasıl olacağına hep birlikte karar vermek, çocukların bu süreçteki taleplerini hassas karşılamak gerekir.

Görüşmelerin düzenli olması da çocuk da güven duygusunu arttırır. Boşanmasının ilk dönemlerinde ebeveynler çocukların üzerine çok fazla düşerler; daha sonra normal yaşamlarına devam ederler.   Bu durum çocuklarda hayal kırıklığı yaratır.

Ayrıca anne ve babalar kendi aralarındaki sorunları çocuklarının önünde konuşmamaya özen göstermelidirler.

Ne Söylemeli?

Bu bilgilerden yola çıkarsak, çocuğa karşı kullanılabilecek en doğru cümlelerin, “Biz boşanıyoruz ve evlerimizi ayınyonız ama senin annen ve baban olmaya, seni sevmeye devam edeceğiz” benzeri olması gerektiğini söyleyebiliriz. Boşanma anne babalıktan bir vazgeçiş değil; eş olmaktan vazgeçmektir. Ve gerçekten de boşanmadan sonra annenin anneliğe, babanın da babalığa devam etmesi  önemlidir.

Anne ve babalar birbirinin yerini tutamaz. Babası tarafından terk edilen bir erkek çocuk, kendisini şekillendirmeye yardımcı olacak modelini de kaybediyor. Bir erkek veya gelecekte baba olmakla ilgili bilgileri yeterince edinemiyor. Sonucunda da davranışlarını kontrol etmek, sorumluluklarını yerine getirmek konusunda isteksiz davranabiliyor.

Verilen söz tutulmalı

Boşanma sürerinde çocukların ebeveynler arasında aracı olarak kullanılmaması önemli. Çocuklara verilen sözlerin tutulması da… Eğer baba çocuğuna cumartesi 12.00 için görüşme sözü verdiyse, çocuk o saatte babasını görmelidir. Anne ve babalar ayrılsalar da anne baba kalacaklardır. Bu nedenle birbirleriyle düzgün ilişki içinde olmaları, konuşmaları çok önemlidir. Boşanma sürecindeki öfkeler bir kenara bırakılıp; çocuklar için sağlıklı ilişki kurmaları çok önemlidir.

SEÇİL ÖZCAN CANDANGİL

Uzman Psikolojik Danışman- Pedagog

Tüm zamanların en iyi pedagogundan çocuk yetiştirmenin 10 altın kuralı

“Sevgisiz eğitim olmaz” diyen Anton Makarenko’dan çocuk gelişimi ve eğitiminde gerekli olan her şeyi özetleyen 10 öneri

1900’lü yılların başında yaşamış olan ve çocuk eğitimiyle ilgili çalışmaları ve yazdığı eserlerle tanınan Anton Makarenko, yalnızca SSCB’nin değil, tüm dünyanın en iyi eğitimcilerinden birisidir. Maria Montessori ve Anton Makarenko, UNESCO tarafından modern eğitimin temellerini atan iki pedagog olarak tanınmışlardır.

Makarenko, yaşadığı dönemde bir mucitti; günümüzde son derece aşikâr olarak bilinen şeyleri keşfetti. Örneğin, dünya genelinde öğretmenlerin sevgiyi göz ardı ettiklerinden ve hatta söz konusu eğitim olduğunda bunun gereksiz olarak görüldüğünden bahsetti. Makarenko, mutlu bir birey yetiştirmenin sevgi olmadan imkânsız olduğundan emindi.

İşte size bu büyük pedagogun, psikologun ve yazarın en önemli fikirlerinden bir derleme:

1. Eğitimin en önemli parçası, sizin kendi davranışlarınızdır: Çocuğunuzu yalnızca onunla konuşurken, ona öğretirken ya da bir şeyler yapmasını söylerken eğittiğinizi asla düşünmeyin. Çocuğunuzun yetişmesine hayatınızın her anında yardımcı oluyorsunuz – evde olmadığınızda bile. Giyinişiniz ya da insanlarla konuşma şekliniz, mutluluğu ya da üzüntüyü gösterişiniz, arkadaşlarınıza ya da düşmanlarınıza davranış şekliniz, gülüşünüz ya da gazete okuyuşunuz; tüm bunlar bir çocuğun yetişmesinde önemlidir. Ruh halinizdeki en küçük farklılığı fark ederler. Düşüncelerinizdeki her bir değişimi yakalarlar – siz farkında olmasanız da.

2. Eğitim için açık ve sahici ama ciddi bir ton gereklidir: Bu üç özellik, hayatın gerçekliği için vazgeçilmezdir. Ciddiyet, üzgün olduğunuz anlamına gelmez. Hakiki olun, ruh halinizin an ile ve ailenizde yaşananların gerçekliği ile eşleşmesini sağlayın.

3. Her ebeveynin, çocuğunda tam olarak ne görmek istediğini anlaması gerekiyor: Bir ebeveyn olarak, kendi arzularınız konusunda net olun. Etraflıca düşünün; nihayetinde kendi hatalarınızı görebileceksiniz. Bunun cesaretinizi kırmasına izin vermeyin; önünüzde takip edebileceğiniz birçok doğru yol var.

4. Çocuğunuzu iyi tanımanız gerekiyor: Şu an nerede? Kiminle, ne yapıyor? Elbette ki çocuğunuza mümkün olduğunca özgürlük tanımalısınız. Çocuğunun yalnızca sizinkilere değil, farklı bakış açılarına da maruz kalması gerekiyor. Çocuğunuzun insanlardaki ve olaylardaki iyiyi ve kötüyü tanıyabilmesine yardımcı olmanız gerek. Ve bu doğal süreç, korunaklı bir bölgede oluşamaz.

 5. Eğitimin anahtarı, organize olabilmektir: Eğitim, küçük hataları affetmez. Eğitim, olayların ilgisizlikle ele alınmasını da kaldıramaz. İyi bir organizasyon, her bir detayın kontrol altında alınabilmesini sağlar. Küçük detaylar, hayatın her anında, her gününde, her saatindedir; hayatı tamamlayan bu küçük detaylardır. Eğitim, bol miktarda zamandan çok, zamanın akıllıca kullanılmasını gerektirir.

 

6. Zorla yardım etmeye çalışmayın; ama yardımcı olmaktan mutluluk duyun:Ebeveynden gelen yardım, zorla, sıkıcı ya da sinir bozucu olmamalıdır. Bazen çocuğunuzun biraz zorlanması gerekir; zorlukların üstesinden gelmeyi ve daha karmaşık sorunları kendi kendine çözmeyi öğrenebilmeleri için. Daima çocuğunuzun nasıl çalıştığını görmeyi deneyin. Asla tamamen kaybolmuş, kafası karışmış, çaresiz bir durumda kalmalarına izin vermeyin. Bazen çocuğunuz, sizin dikkatinizi görmeye ihtiyaç duyar; ancak daha da önemlisi ona duyduğunuz güveni.

7. Elde ettiği sonuçlar için onu asla ödüllendirmeyin, cezalandırmayın: Söz konusu iş yapmak olduğunda bir takdir ya da ceza sistemi uygulamak göründüğü kadar yararlı değildir. Çocuğunuzu mutlu eden şey, bir soruna sahip olmak ve bunu kendi kendine çözebilmek olmalıdır. Maharetine, becerikliliğine ve kullandığı yöntemlere dair onayınız, verebileceğiniz en iyi ödüldür. Ancak övgüyü aşırı kullanmamaya dikkat etmek gerekiyor. Çocuğunuzu arkadaşlarının önünde övmemelisiniz. Dahası, başka insanların yanında cezadan ya da kötü yapılan bir işten bahsetmemelisiniz. Söz konusu olan ana konu, işin tamamlanması ve elinden gelenin en iyisini yapmış olması.

8. Bir çocuk, kendi değerini bilmeden başkalarını sevmeyi öğrenemez: Sevmek, sevgiyi tanımak ve mutlu olmak; tüm bunlar, kendinize saygı duymak ve öz-değerinizi bilmek demektir.

 Anton Makarenko

9. Asla kendinizi bir çocuk için feda etmeyin: Ebeveynlerin sıklıkla şikâyet ettiklerini duyarız. “Çocuklarımıza her şeyimizi veriyoruz. Kendi mutluluğumuz da dâhil olmak üzere her şeyimizi feda ediyoruz.” Bu, bir çocuğa yapılabilecek en kötü şey, berbat bir hediye. Çocuğunuzu zehirlemekse amacınız, ona kendi mutluluğunuzdan bir damla sunabilirsiniz. İşe yarayacaktır.

10. Kişi, çocuğa nasıl mutlu olunabileceğini öğretemez; ancak kişi, çocuğu mutlu olmasını sağlayacak bir şekilde eğitebilir: Büyük pedagogdan harika bir alıntı: “Sevgi, en müthiştir duygudur; harikalar yaratır, yeni insanlar ve en büyük insani değerleri yaratır.”

Kaynak: hthayat.com