Kategori

Hikayeler

Kategori

Apple’ın ısırılmış elmasının sırrı meğerse buymuş…

Muhtemelen bu yazıyı okumanıza vesile olan cihazın temelini atan kişi olarak, işletim sisteminin sahibi olan firmanın kurucusu olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ancak aslında tüm bunların ardında İngiliz bir bilim insanı var: Alan Turing. Peki kim bu alan Turing? İşte size büyük bir dehanın hikayesi…

İkinci Dünya Savaşı’nın ve geleceğin teknolojisinin kaderini değiştiren adam olarak bilinen Alan Turing, tüm çağların en dahi bilim insanlarından biriydi. Adı Einstein kadar bilinmese de, Steve Jobs gibi modern zaman efsanelerinden olmasa da aslında Turing’in başardıkları, bilim yolunda pek çok buluşun yolunu açan bir ışık gibidir. Turing’in hayatı o dönemler İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da çalışan anne ve babasının, 1900’lerin başında onun doğumu için İngiltere’ye gelmesiyle başlar. Küçük yaşlarda çok zeki bir çocuk olduğunu belli eden Turing, 6 yaşında gündüz okuluna gitmeye başlar ve eğitim hayatı boyunca matematik bilimine odaklanır. Turing 1928’de henüz 16 yaşındayken Albert Einstein’ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein’ın Newton hareket savlarını kendi kendine çalışak ortaya çıkardı.

unnamed (1)

Alan Turing bu dönemde okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom’la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne’daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta kala öldü. Bu olaydan çok etkilenen Turing’in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin materiyalistik olduğu inancını benimsedi. Turing’in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge Trinity Koleji’ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej’e gitti. 1931’den 1934’e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935’te Kings Kolej’e akademik üye seçildi. 28 Mayıs 1936’da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel’in 1931’de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çesit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Turing, Bletchley Park’ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejeski, Jerzy Rozycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı. Hem Enigma makinası hem de bu makinaya eklenen Lorenz SZ 40/42 makinasının şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Turing, Eylül 1938 itibariyle Hükümet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmaya başladı. Alman Enigma makinası problemi üzerinde çalıştı ve GCCS’de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox’la işbirliği yaptı. 4 Eylül 1939’da, Birleşmiş Krallık’ın Almanya’ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS’nin savaş zamanı üssü Bletchley Park’a katıldı. Bletchley Park’a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma’yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makinaya Bombe adı daha önce 1932’de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman’ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en onemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinası olarak kullanıldı. Turing ile aynı dönemde Bletchley Park’ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing’i şu sözlerle onurlanmdırmıştır: “Turing’in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe’nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta herşeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı.”

Aralık 1940’ta Turing Hut-8 adında bir ekiple çalışmaya başladı. Diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri Enigma göster geç sistemini çözdü. Turing ayrıca Deniz Kuvvetleri Enigmasını kırmaya yardımcı olması için ‘Banburismus’ adı verilen Bayes tipi istatistik tekniği keşfetti. Çok da iyi bir koşucu olan Turing 1941 baharında, Hut-8’deki iş arkadaşı Joan Clarke’a evlilik teklifinde bulundu, ancak yazın her iki tarafın anlaşmasıyla bu nişan bozuldu. Turing 1945’ten 1947’ye kadar ACE (Otomatik Bilgisayar Motoru) tasarımında çalıştığı Ulusal Fizik Laboratuvarı’ndaydı. 19 Şubat 1946’da ilk program-hafızalı bilgisayarın detaylı dizaynının makalesini sundu. ACE uygulanabilir bir dizayn olmasına rağmen, Bletchley Park’taki savaş zamanı çalışmalarını saran esrarengizlik proje başlangıcının ertelenmelerine öncülük etti ve onu hayal aleminden çıkardı. 1947’nin sonlarında altı yıllık devamlı çalışmadan sonra kendi istedigi bir alanda istediği gibi çalışmak üzere Cambridge’e döndü. O Cambridge’teyken yokluğunda Pilot ACE yapıldı. İlk programı 10 Mayıs 1950’de gerçekleştirildi. Bu ödnemde Turing yapay zekaya yöneldi ve şu anda Turing testi olarak bilinen, bir makine için ‘zeki’ denilebilme standardını saptama girişimi olan bir deney ileri sürdü. İddiası eğer soru soran kişiyi, diyalog içerisinde olduğunun bir insan olduğu konusunda kandırabilirse, bir bilgisayar için düşünmenin söz konusu olabileceğiydi. 1948’te Turing aynı sınıftan mezun olduğu meslektaşı D.G. Champernowne ile çalışırken henüz var olmayan bir bilgisayar için satranç programı yazmaya başladı. 1952’de programı gerçekleştirmeye yetecek kadar bir bilgisayarı güçlendirerek, Turing bilgisayarını taklit ettiği, her bir hamlesi yaklaşık yarım saat alan bir oyun oynadı. Oyun kaydedildi, Champernowne’nın karısına karşı oyunu kazandığı söylense bile, program Turing’in meslektaşı Alick Glennie’ye karşı kaybetmiştir.

Turing 1952’den 1954’teki ölümüne kadar matematiksel biyoloji, özellikle morfogenez üzerine çalışmıştır. 1952’de Turing örnek biçimlendirme hipotezini öne sürerek, ‘ Morfogenezin Kimyasal Temeli ‘ adlı bir makale yazmıştır. Bu alandaki ilgi odağı canlıların yapısındaki Fibonacci numaralarının varlığını, Fibonacci filotaksisini anlamaktır. Örnek biçimlendirme alanının şu an merkezi olan reaksiyon-difüzyon denklemini kullanmıştır. Son makaleleri 1992’de A.M. Turing’in Derleme Çalışmaları eserinin basımına kadar yayınlanmamıştır. Özel hayatında ise Turing sıkıntılı bir ömür sürmüştü. Homoseksüellik İngiltere’de yasadışıydı ve bir akıl hastalığı olarak dikkate alınmakla birlikte ceza-i yaptırımı olan suç sınıfına girmekteydi. Ocak 1952’de Turing’in 19 yaşinda bir genç olan Alan Murray ile bir sinemada tanıştı ve Alan Murray birkaç defa Turing’in evine giderek onunla birlikte kaldı. Birkaç hafta sonra Alan Murray bir tanıdığı ile birlikte Turing’in evini soymaya gitti. Turing bu hırsızlığı polise bildirdi. Polis hırsızları yakaladı ve soruşturma sırasında Alan Murray’in Turing ile homoseksüel ilişkisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. Turing de bunun gerçek olduğunu itiraf etti. Turing ve Murray 1885 Ceza Kanunu’na Ek Yasa’nın 11. Kısmı gereğince müstehcen uygunsuzluktan suçlanıp mahkemeye verildiler. Turing pişman değildi ve 50 yıl önce Oscar Wilde’ın başına geldiği gibi aynı suçtan mahkûm edildi.

Haziran 1954’te temizlikçisi onu Manchester’deki evinde ölü buldu. Bir gün evvel, yatağının kenarında bıraktığı yarı-yenmiş siyanür-zehirli elmayı yemek suretiyle siyanür zehirlenmesinden öldüğu açıklandı. Elmanın kendisi nedense hiçbir siyanür zehiri testine tabi tutulmadı. Ölüm sebebinin siyanür zehirlenmesi olması iddiasına rağmen naaşına post-mortem yapılmadı. Peri masalı Pamuk Prenses hikayesindeki gibi bu ölümün ardında Turing’e bir suikast düzenlenmiş olması kuvvetli bir ihtimal olarak görülmektedir. Turing ölümünden sonra aldığı ödüller ve adına yapılan anıtlar ve heykellerle onurlandırılmış bir isim olarak bilim tarihinin en önemli isimlerinden biridir. 

images

Turing’in Elmayı ısırarak hayatına son vermesi ise ölümünün ardından çok büyük bir dünya markasına ilham kaynağı olduğu rivayet edilir. Bilgisayar teknolojisinin babası olarak görülen Turing’in ardında ısırılmış bir elma bırakması, modern zamanların en popüler ısırılmış elmasıyla bağdaştırılır. Bu elma elbette ki “Apple” şirketinin logosudur. İlginç bir şekilde Apple’ın ilk logosu da LGBT renklerini taşımasıyla sanki Turing’in eşcinsel hayatına bir gönderme niteliğindedir. Ve ilginç bir şekilde bugün Steve Jobs’un ardından Apple’ın başında dünyanın en meşhur ve güçlü eşcinseli bulunmaktadır. Apple yöneticileri her ne kadar Turing’le ilgili bir logo ya da renk tercihinde bulunmadıklarını iddia etseler de, söz konusu ‘şehir efsanesi’ gerçek olarak kabul görmektedir.

Turing’in hayatı şimdiye kadar 3 farklı filmde konu edildi. 2013’te Alan Turing, Le Code De La Vie ve 1996 yapımı olan Breaking The Code adlı filmlerde Turing’in hayatı anlatıldı. 3. ve son film olan The Imitation Game ise 2014 yapımı olup ülkemizde Şubat 2015’in üçüncü haftasında vizyona girdi. İyi oyunculuk, akıcı ve ilginç bir hayat hikayesi, izleyin derim. öptüm.

BİR METRESİN GERÇEK HİKAYESİ…

O dünyada bu ünvanı alan ilk kadındı. Rococo stiline ön ayak olmakla kalmadı, bir saç şekline, bir renge, bir ayakkabı topuğuna da adını verdi. Dönem aydınlarını desteklerken, cazibesi ile Fransa kralını ölene kadar kendine bağlamayı başardı. İşte dünyanın ilk metresinin ilginç hikayesi…

Metres olmak her zaman şanssız, bedbaht kadın olmak anlamına gelmiyor. En azından dünyanın ilk metresi için bu geçerli değildi!

Jeanne Antoinette Poisson 1721’de burjuva bir fransız ailesinin kızı olarak doğmuştu, sonradan gerçek babasının zengin banker Le Mormant de Tournehem olduğundan şüphelenildi. Çünkü bu beyefendi, eğitimi ile ilgili tüm masrafları karşılıyor ve kızla yakından ilgileniyordu.

Daha çocukken güzelliği, zekası ve becerileriyle dikkat çekiyordu Jeanne Antoinette, dans ediyor, müzik aletleri çalabiliyordu. Oyunculukta ve şarkı söylemede ki becerileri de göz dolduruyordu. Annesi onu 9 yaşında iken bir falcıya götürdü, falcının kehaneti ilginçti, bu güzel ve becerikli kızın ileride kralın kalbinde taht kuracağını söyledi. Annesi de bu kehanetten sonra kızını “reinette” diye sevmeye başladı. Yani ona “küçük kraliçem” diyordu. Babasının isteği ile roma katolik manastırında bir yıl geçiren Jeanne Antoinette dini eğitimini tamamladıktan sonra evine dönüp, botanik, tiyatro, resim ve ev yönetimi konusunda eğitildi. Genç kız olduğunda o kadar donanımlıydı ki, ailesi ona uygun bir eş bulmakta zorluk çekti. Bu konuda Le Mormant de Tournehem imdada yetişti. 19 yaşına geldiğinde Jeanne Antoinette’i kendi yeğeni Charles-Guillaume Le Normant d’etiolles ile evlendirdi. Düğün hediyesi olarak da yeni çifte kralın avlanma alanının yakınında ki, Senart ormanında bir malikane hediye etti. Jeanne Antoinette böylece müthiş bir servete kavuştu. Varlıklı eşini kendine aşık etmeyi başarmıştı ama bunu yeterli görmedi. Kocası ile paris’e gittiğinde kendine salon denilen bir toplantı mekanı açtı, burada dönemin en önemli aydınlarını ağırlamaya başladı.

Yaklaşımlarıyla cemiyette saygınlığı günden güne arttı, hatta kralın kulağına kadar gitti, 1745 kehanetin gerçekleştiği yıl oldu. Kaderin bir cilvesi olmalı ki, aralarında kayın pederinin de olduğu bir takım kişiler onun fransa kralı XV. Louis ile görüşmesine ön ayak oldu. Jeanne Antoinette, Versay sarayında ki bir maskeli baloya davet edildi ve bizzat kralın kuzeni Prenses Conti tarafından krala takdim edildi. Kral o sırada çalı kıyafeti içindeydi, Jeanne Antoinette ise DİANA veya ARTEMİS olarak bilinen, av tanrıçası kılığındaydı. Maskesini çıkaran kral onunla flört etmeye başladı, bu neşeli kadın her defasında kralı güldürmeyi, eğlendirmeyi başarıyor, oyunlar düzenleyerek, partiler organize ederek herkesi kendine hayran bırakıyordu. Kısa süren flört döneminden sonra kendisine görkemli Versay sarayının kapıları açıldı ve Jeanne Antoinette saraya yerleşti.

Annesinin küçük kraliçesi herkesi etkilemeyi başarsa da, onun kralın üzerindeki etkisini çekemeyenler, arkasından konuşmaktan geri durmuyordu. Fransızca da balık anlamına gelen, Poisson soyadı sürekli alay konusu oluyordu. Buna sinirlenen kral XV. Louis, RİCHELİEU dükünü bu yüzden cezalandırmaktan çekinmedi.

Kral yeni gözdesine POMPADOUR malikanesini hediye etti ve burada kalabilmesi için onu “Markiz” ilan etti. O artık resmen kralın metresiydi. Fakat burada şunu belirtmekte fayda var, bu kelime türkçe de her ne kadar “evli erkekle birlikte olan kadın” anlamına geliyorsa da, fransızca da “hanımefendi” anlamına geliyordu. Metres olmak saklanan birşey değildi, aksine itibarlı bir statüydü.

Böylece “Maitresse” yada Madam Pompadour adıyla anılmaya başlayanJeanne Antoinette 23 yaşında aldığı ünvan ile kocasından ayrılmış sayılıyor, kralın metresi olarak güç ve nüfuz kazanıyordu. XV. Louis ile birlikteliği sırasında fransada işler karıştı. Kanada da girilen tüm savaşlar kaybedildi. 1757’de ki GOSSBACH bozgununu yaşayan ülkede bu kayıpların faturası, kralın yeni gözdesi Pompadour markizine de çıkarıldı, fakat “LE BON” yani iyi kalpli kral olarak anılan XV. Louis ondan asla vazgeçmedi. Çünkü Markiz dokunduğu her yerde muhteşem dönüşümler yaratan özel bir kadındı. Mesela porselen üreticisi Sevres’in üretim ve gelişiminden sorumluydu. Bu dönemde önerdiği, porselen pembesi Sevres porselenlerinde bir klasiğe dönüştü ve hala “Rose de Pompadour, Pompadour pembesi” olarak satılıyor.

Madam Pompadour sevres porselenlerini avrupa’nın en saygın markalarından birine dönüştürmüştü. Sümbülleri çok seviyor, versay sarayını sümbül dolu vazolarla donatıyordu. Edebiyat sevgisi de azımsanamayacak boyuttaydı. Dönemin en ünlü yazarı ve filozofu olan Voltaire ile yakındı, üstelik gizlice Diderot’nun “Encyclopedie” (Ansiklopedi)’sini destekliyordu. Bu çalışma, daha sonra internetin bulunuşuna kadar tüm dünyanın en saygın bilgi kaynaklarının jenerik ismine dönüşecekti.

Markiz’in kral üzerinde ki etkisi git gide arttı, 1750’lerden sonra kral ona askeri konulardan, dış işlerine kadar bir çok konuda karar yetkisi verdi. Kral XV.Louis’nin gerçek eşi Marie gölgede kalmış, Markiz de pompadour ise kralla evlenemese bile, adına saraylar yaptırılan kadın olmuştu. Kral Petit Trianon adındaki sarayı, onun için inşa ettiriyordu. Stil sahibi dikim evlerinin kurulmasına, çin vazolarının rokoko kulplarla sürahiye dönüştürülmesine, yazı masalarının porselen levhalarla kaplanarak yeni moda trendlerinin yaratılmasına ön ayak oldu. Dönemin önemli ressamlarını, heykeltraşlarını ve sanatçılarını himaye ediyor ve onları en rafine şekilde ağırlıyordu.

O dönemde şampanya metodu yeni keşfedilmişti ve bu yöntemle yapılan şampanyalar saraya düzenli ulaşmaya başlamıştı. Markiz de pompadour misafirlerini bu içkiyi ikram ederken, kendi göğüslerinin kalıplarını aldırarak, bunlardan kup denen geniş şampanya kadehlerini yaptırmış ve ikramlarını bu şekilde sürdürmüştü. Madam o dönemlerde yeni yaygınlaşan türk kahvesini kendi toplantılarında mutlaka ikram edip, yaygınlaşmasında katkı sağlamıştır. Bugün Madam Pompadour için trendsetter, tasarımcı, marka elçisi, parti kızı, organizasyon üstadı ve hatta seçilmiş bir first lady demek mümkün. İlk eşi ile birlikteyken iki çocuk sahibi olan markiz, kraldan da iki kez hamile kalmış, her iki hamileliğide düşükle sonuçlanmıştır. 1750’lerden itibaren kralla aşkları arkadaşlığa dönüşsede, kral yetenekleri yüzünden ondan vazgeçememiştir. Tüberküloz’dan öldüğünde 42 yaşındaydı ve acılı geçen bu süreçte ki metaneti düşmanlarının bile takdirini kazanmıştı.

Markiz’in popüler kültüre etkisi hala sürüyor. Pompadour saç stili ve pompadour topukları, şampanya kupları hala gündelik hayatımızda ki yerini korumaya devam ediyor.