Kategori

Prospektus

Kategori

Nasıl bir yazma isteği, acıkmak gibi, yazmadıkça daha doğrusu fırsat bulup yazamadıkça ama yazanları okudukça diyorum ki hemen hemen şimdi geçeyim bilgisayarın başına ama mutlaka bir şey çıkıyor. Çıkmasa da ben üşeniyorum yalan yok.

Bu aralar national geographic people kanalına sardım, Her gece inci yattıktan sonra onu açıyorum, çok enteresan konular işliyorlar, pek çok program var yine ama ben en çok 4 saniye 4 bebek programını seviyorum. 4 ayrı ülke, 4 ayrı hastane, 4 ayrı anne ve 4 ayrı bebeğin doğum hikayesi.

İnsan o doğumları izlerken, “vay be keşke bizde de böyle olsa” diyor bazılarına ama bazılarını görünce de şükrediyor haline. Gerçekten kültür farkı acaip bir şey. Benim en çok istediğim tantanasız bir doğumdu, yani tantanasız derken, şimdi iyi söylesem de ailemden okuyanlar yine de alınacak biliyorum ama kötüler manada demek istemiyorum biliyorsunuz kızlaaar!

Aslında hayatımın en özel anını yaşayacağım gün gelmişti, heyecan, stres, mutlulukla korkudan ağlamak arası gidip gelen o his… Bu da başka bir post’un konusu tabii ama o ilk tanışmada hayalim bambaşkaydı, bebeğimle sakince, baş başa karşılaşmak isterdim mesela, o anın tadını çıkararak, dinlenerek. Ama gözümü daha tam açamıyordum ki, kızımı getirdiler, ben zaten ortalık yerde ağlayamam, ne mutluluğumu ne mutsuzluğumu belli edemem, bir de kasılıp kalmışım. Sadece bir sarılıp merhaba diyebildim, gerçi narkozdan dolayı tam ayılamamıştım, ama bir baktım ki aynı anda, hop birileri göğsümü çekiştiriyor, birileri karşımda bizim karşılaşmamıza ağlıyor, hemşire bebeği göğsüme yapıştırmaya çalışıyor, etrafımda en az 10 tane kadın var, izlemeye çalışıyor. Hani narkozlu olmasam, halim falan olsa müsaade isterdim herkesten ama zaten gözümü zor açıyorum, öyle de bir vücudum acıyor ki ameliyatlı yerimden dolayı, ses çıkaramıyorum hiçbir şeye .

Süt gelmiyor, “yok süt yok” seslerini duyuyorum, sonra biri, kim hatırlamıyorum, göğsümün ucunu öyle bir sıkıp bastırıyor ki zar zor 1 damla bir şey akıyor, “getir getir geldi şu bir iki damla yeter ona” diyor, ama nasıl sıkıyor biliyor musun üf. Hayır bırakmıyor da, bir ki damla daha getirmek için resmen ezdi göğsümün ucunu, ben şimdi o pert olmuş memeyi çocuğa nasıl vericem, çocuğa vermeyi geçtim kendim nasıl kullanıcam arkadaş, öyle sıkılır mı 😀 . Sonrasında emerken de ilk bir hafta felaket  acıdı, nasıl bir hazırlıksız olmaksa, bebek gelişimi ile ilgili her ne varsa okuyup hatmeden ben, bunu, en önemli konuyu es geçmiştim.

Göğüs uçlarım çatladı, gelen süt bildiğin kanlı, her emzirmek için inciye verdiğimde acıdan ölüyorum, zaten emmiyor. Dişlerimi sıkmaktan damaklarım zonkluyor, hele sağarken, acıdan kıvranmam bir yana, bir de ilk defa bir göğüsten süt gelmesine şahit olan mert, eğilmiş sağma makinasının yanına göğsümden damlayan sütü izliyor, öbür tarafımda annem, ikisinin de gözü göğsümde ve sağdığım sütte. İnan bana hayatım boyunca hiç hayal edemeyeceğim bir manzaraydı, kocam ve annem “vjöörk vjöörk” diye bi uzayıp bi çekilen mememin başında, gözlerini kocaman açmışlar, bir de her akan damlaya, “maşallah maşallah” diyorlar. Ben artık emzirme saati gelmesin diye dua edip ağlıyorum falan. Bildiğin depresyona girmiştim. Çok kötüydü de neyse ki birkaç güne jeller, çatlak kremleri falan derken toparladı da, alıştım.

Aslında bu korkunç lohusalık dönemi şuradan başladı, ben yaklaşık 8 aylık hamileyken, şahsına münhasır, zat-ı şahaneleri canım kocama dedim ki, “bu kombi doğru düzgün ısıtmamaya başladı, zaten yıllık bakım zamanı da geldi, doğum yapmadan önce buna mutlaka bi baktıralım, arıza çıkarmasın, bebek olacak evde, perişan olmayalım”, her zaman ki gibi “tamam yavrum merak etme dedi” sevgili kocam. Lakin hastaneden çıkmamıza bir gün kala, aralık ayının ortası, hastaneden eve giden ve evi ayarlayacak olan sevgilimden kombinin bozulmuş olduğu haberi geldi, demişler ki bu kombi sökülecek, yerine yenisi takılacak ama prosedür’ü var, yeni bi plan mı çizilmesi lazımmış, o onaylanıcakmıymış, yani bildiğin kabus, tabii ki çok sinirlendim, yine de “ben sana demedim mi, ben sana dediiimmm!!” şeklinde birkaç şarlamanın sonrasında sustum.

Ne yapabiliriz diye düşünmeye başladık, o kadar çok hayal kurmuştum ki, hastaneden bebeğimizle dönücez, binbir özenle hazırladığım, aylarca bakmaya doyamadığım odasına giricez, beşiğine yatırıcam, beşiğinin başında bebeğimizi izlicez falan fistan. Olmadı.

Annemler bize çok uzak, kayınvalideme gidip birkaç gün orada kalmaya karar verdik, fakat yeni doğum yapmış beni, babam da annem de bırakmak istemiyor, kardeşim eskişehir’de yaşıyor, eşiyle beraber, işi gücü bırakıp, 15 günlüğüne bizde kalma planları yaparak istanbul’a gelmişler, e tabi bizim evde hep beraber kalma durumu yalan olunca, biz böyle heep beraber maaile kayınvalideme geçtik.  Bir de kayınvalidemin kardeşi, işi olduğu için iki çocuğunu da ona bıraktı mı! İki yavru da hasta, böngür böngür öksürüyorlar. Bebeği merak ediyorlar, sürekli başındalar. Uzak tutmaya çalışıyorum ama kalpleri de kırılmasın istiyorum, bir taraftan annem, inci her ağladığında “bu çocuk aç!”, “yok bu çocuk doymuyor” diyip duruyor, ev neredeyse 40 derece, bir de üstüne inciyi kat kat giydirip, 2 kat battaniyelere sarıp, cayır cayır yanan peteğin yanına getiriyorlar beşiğiyle, neymiş, kuş kanadından üşürmüş bebek, ben çekiyorum, arkamı bi dönüyorum inci yine peteğin dibinde.  Herkesten bir, “öyle yapma, böyle yapma, şöyle yap, aa biz sizi böyle mi büyüttük…” dinliyorum. Allahın emri.

Evde kayınvalidem, eşi, babam, annem, kardeşim, eşi, ben, mert, görümcem + 2 adet 6-8 yaşlarında çocuk ve bir adet bebek var, düşün yatacak yer yok, annem, ben, mert bir odada, aynı yatakta yatıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor.

Bir tek kayınvalidem, allah bin kere razı olsun, ordan oraya koşturup duruyor, günde 6-7 kez masa kuruyor, kaldırıyor, misafir diye bizimkilere, yeni doğum yaptığım için bana bir gram iş yaptırtmıyor, ben artık o kadar bunalmışım ki, hani yediğim önümde yemediğim arkamda, kızımla ilgilenmekten başka hiç bir şey yapmıyorum ama böyle bir kalabalık, her kafadan ses, bebek var diye köklenmiş kombinin sıcağı, ne zaman inciyi emzirme bahanesiyle azıcık kafamı dinlemeye ve uzaklaşmaya odaya girsem, odanın her 5 dk’da bir açılan kapısı, nasıl bir psikolojiyse artık, insan çok tahammülsüzleşiyor. İyi niyete kızar hale geliyor. Yanlış manlış ama oluyor. Aslında biraz, size iyilik yapmak isterken, gırtlağınıza çöktüğünü farketmeyenlerde de kabahat ama unutuluyor demek ki,  ben hala o kafamı dinlemek için odaya kaçtığım zaman ki döngüyü düşündüğümde bunalıyorum ya.

Şöyle düşün, evde 11 kişiyiz, herkes 5 dakika arayla mutlaka bir kere gelip bakıyor, bir ihtiyacım var mı diye soruyor gidiyor. E tabi ilk başta gelenin üzerinden 1 saat geçmiş olduğu için, ilk gelen tekrar gelip bir kolaçan etme ihtiyacı hissediyor ama olan tabii ki ben zavallı lohusaya oluyor. Gece herkes uyuduktan sonra benim musluklar açılıyor, ağlıyorum da ağlıyorum, mert’e çok öfkeliyim, nasıl es geçer böyle birşeyi diye, uyurken çökücem üzerine, bildiğin pataklamak istiyorum, ev sahibimizde sallıyor da sallıyor bu kombi mevzusunu, yok ucuzuna bakıyormuş, daha ekonomik olanını bulamamış vs. Kayınvalideme ayrı üzülüyorum, öyle bir yük olduk ki, kadın öyle bir koşturuyor ki poposu yer görmüyor yemin ederim. Biz 10 gün kadar bu şekilde kaldık, zaten kadın 9. Günün sonunda evde temizlik yaparken düşüp bayıldı yorgunluktan.

Şimdi anlatırken gülüyoruz, ne acaip bir zamandı, nasıl denk gelmişti, ailenin bütün üyelerini, uğraşsam o kadar zaman bir evin içinde tutamazdım. Lakin bir de o zamanı bana sor, gerçi karşıdan da nasıl göründüğümü bilmiyorum tabii…  Beş karış suratlı, sinirli, her halta ağlayan, kimselere tahammülü kalmamış, bunalımda bir kadın. Bizimkiler de “asıl sen bize sor..” derler sorsan. Muhtemelen benimle baş etmek de zordu. Kardeşim yazmıştı geçenlerde, biz “ilgisiz sevgi olmaaaz, olaamaaz!” diye düşünen insanlarız, ne kadar çok ilgi, ne kadar çok üstüne düşme, o kadar çok sevdiğimizin kanıtı gibi görülüyor. Halbuki alakası yok ama ne yapalım değişmiyor, allah hiç birini başımdan eksik etmesin, bu bunalımı bir şekilde devam edebilmek adına atlattıktan sonra ise anneme başka bir gözle bakar oldum, bizi nasıl sevdiğini, babamın nasıl içinin titrediğini, anladım ve onları incittiğim her an için başka türlü bir vicdan azabı duydum, çünkü insan ancak anne olunca annesini anlayabiliyormuş gerçekten ama bu başka bir post’un konusu.

Sadede gelirsek, yeni doğum yapmış bir anneye yaklaşırken, soru sorarken, akıl verirken, yardımcı oluyorum diye düşünürken önce biraz empati yapmak lazım geliyor. Zaten ruhen ve bedenen hışır olmuş, hayatı 10 dakika içinde tamamen değişip, bütün bakımı ve ihtiyacı sana muhtaç olan, tutmaya bile korktuğun bir bebeğe endekslenmiş, günde 2 maksimum 3 saat belki uyuyabilen, vücudunda ki hormonlar herşeyi fazla fazla salgılarken, ameliyat kesiği her hareketinde acırken ve tüm organları komple yerinden oynamışken sizin yeni anneye yapacağınız en güzel şeyler mesela..

Bulaşıklarını yıkamak olur, evini temiz tutmak, yemek yapmak olur, “ay doğum yapmamış gibisin, içerde bi tane daha mı unuttular kız” diyerek meheheheeh şeklinde enteresan espriler yapmak yerine anneliğin çok yakıştığını, her gün daha iyi göründüğünü söylemek olur, “ben bebekle ilgilenirim hadi sen git bir duş al, az uyu dinlen yada git bir kahve iç, kafanı dinle” demek olur… Ama “bu çocuk aç”, “sütün mü yetmiyor?”, “emmiyor mu?”, “ay bu çocuk zayıf kalmış”, “bu kiloları bir an önce vermen lazım.” , “bunlar daha iyi günlerin…”le başlayan olumsuz cümleler kurmak olmaz. Aklınızı bir süreliğine kendinize saklamanızda fayda var, tecrübeli anneler, canım anneanneler, güzel babaanneler. Bırakın anne ile bebek kendi yolunu bulabilsin, hem sizin kalbiniz kırılmasın, hem yeni anne yanında olduğunuz için mutlu ve daha rahat hissetsin.

1,5 sene önce aynı şeyleri yaşamış bir anne olarak tavsiye ediyorum, eğer  bunlara gerçekten dikkat edersek hep beraber, işte o zaman gerçekten hem yardım etmiş, hem üzerinden çok büyük yük almış hem de çabalarımız ve dostluğumuz sayesinde lohusa depresyonuyla tanışmamış, mutlu bir yeni anne ortaya çıkarabiliriz. Bence tabii. Annelere sahip çıkalım gençler. Lohusalık çok pis bişey J

Bunları da bir kızım olduğu için, ne yaşadığımı unutmamak adına yazıyorum. Unutursam hatırlat incim, bu hayattaki amacı sana her daim, her konuda destek olmak olan annen.

Öbtüm.

10 senedir ilk defa bir yazıyı kendime yazmak için geçtim bilgisayar başına, bakalım neler çıkacak 🙂

30’a bir kala, belli belirsiz ortaya çıkan aklar saçımda, asabımı bozuyorlar. E tabi bir de son beş yılımın armağanı göbeğim var, bir daha ki seçimlerde oy kullandırtıcam ona, öyle bir birey artık, böyle komplece kutluyorum bu yaşı, “MERHABA 29!”

Aslında kendimi 30 yaşıma gelirken bambaşka düşünürdüm ve ne kadar uzun gelirdi, bu kadar çabuk geçtiğine inanamıyorum. Çoluk çocuğa karıştığıma falan da… Yadırgıyorum ara sıra he. Beynim hala 17’lerde gidip geliyor çünkü. Gerçi bu, şuan halimden memnun olmadığım anlamına gelmez ama ben hala hayallerimin peşinden koşuyorum. Koşuyorum!! Hatta hayallerimin peşinden istikrarla ilk defa bu sene koşuyorum!

Pek çoğumuz büyüyünce ne olacağımızı biliriz, lisede üniversiteye ve olmak istediğimiz mesleğe, üniversitede mezuniyetten sonrasına dair hazırlıklar, planlar… İnan hiç birini hissetmedim ben, istemedim de yani, içimden mi gelmedi nedir, sallamadım pek, işim gücüm fink fink haytalıktaydı. 🙂 Ta ki inci hayatıma girip de, ona nasıl bir gelecek ve aile vermek istediğimi düşünene kadar. Önce kendime bir gelecek kurmalı ve örnek alabileceği bir yaşam yaratmalıydım. Kafa geriden geliyorsa demek ki, öyle bi dank etti. Ve ben 3. kez 10 sene sonra, bu sene yine girdim üni. sınavına.

Sistemin içine edilmiş tabii anlayana kadar canım çıktı, yarım bıraktığım diğer üni’ye devam etmeyi düşündüm önce ama istediğim meslek o değildi. Neyse, ay o sonuçlar gelene kadar bende bi mide ağrısı, açıklandı dediler, valla heyecanlandım, haftalar önceden kaç puan alırsam nereleri yazabilirim, istediğim bölüm tutuyor mu diye günlerce kafa patlattım, sabırsızlıkla bekledim, zavallı çocuklar, bu stresi niye 17 yaşında yaşatıyorsunuz ya insanlara! Yani anlayacağınız yaş 30a gelirken, büyüyünce ne olmak istediğime karar verdim ben.

Ama önceliklerim bundan daha başka, zaten hepsine kocaman teşekkürlerim var, her zaman, ne olursa olsun yanımda oldukları için! Çünkü bazen çok çekilmez olabiliyorum mehemöhö 🙂 Yine de, dileklerimi sıralamadan önce, bugün benim doğum günümse, annemin anne, babamın ise baba sıfatını aldığı gündür! Kutlu olsun canlarımm! 🙂

29 dileklerime gelirsek;

Ailem, gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeyen güzel kokulu, hayatta gördüğüm en güçlü kadın olan annemle,

30 senedir, pardon 29! 🙂 bizi hala “a benim güzel kızlarım” diye bi coşkuyla seven, çocuk ruhlu babamla,

beni herkesten hatta kendimden bile daha iyi anlayan sıpa gözlüm, kocaman miniğim kardeşimle,

kızımın halası, benim görümcem olan ama görümce demeye dilimin varmadığı, tertemiz yüreğini öpmek istediğim pınarımla

ikinci annem olan, her istediğime dört kol dört bacak yetişip, sırf mutlu olayım diye kendi canını çıkartıp ortaya şahane şeyler çıkartan yeşoşumla,

6 senedir, tüm çamura yatmalarıma rağmen, beni bir gün üzmemiş, bir kötü laf söylememiş, bir dediğimi iki etmeyen, her defasında benim olduğuna şükrettiğim, babalığın en çok yakıştığı insan olan, güzel yürekli, güzel gülüşlü sevdiğim adamla, kocamla…

Ve tabii ki assolistim, evimin direği, canımın içi, cennet kokulum, bal böceğim, küçümencik pirincim, yüreğimin bam teli olan kızımla, sağlıklı bir hayat sürmek ve mutlu olmak istiyorum…

Bir de Anaokulu öğretmeni olarak mezun olursam bir kaç seneye, cillop 🙂

Kitap çıkarmak çok istiyorum mesela, bak onu kesin yapıcam, üzerinde ciddi çalışıyorum, böyle turuncu, sarı, mavi kapaklı, enerji taşan, gülümseme garantili kahkaha onaylı hayat hakkında hayaller olsun içinde istiyorum… Falan fistan.

Sonraaa, en son tırın altına girmekten son anda kurtulup yaptığım kazadan beri araba kullanamadım. Artık arabalarla ve trafikle barışmayı çok istiyorum, yersiz korkularımı ve kendime koyduğum engelleri yenmek istiyorum, yolların vınvın kraliçesi olmak istiyorum, yani aslında şöför nebahat olmak istemiyorum, hadi bugün benim arabamla gezelim diyebilicek cesaretim geri gelsin istiyorum…

İşin kısası, uzatmayayım, mutlu bir insanım ben, fazlasında gözüm yok, çok keyifli bir hayat yaşıyorum, en kötü gün böyle olsun diyerek 29 yaşımı selamlıyorum! Hoşgeldin tatlım, bu sene seninle çok iş başarıcaz, mucucuccu!

P.S: Fazla ilgiyi pek sevmem, hemencik sıkılırım, üstüme düşüldüğünde fenalıklar gelir agresifleşirim ama yalnız olmadığını, sevildiğini bilmek de pek güzel gerçekten. İstemem yan cebime koyculuk yapıyor olabilirim lakin iyi ki varsınız a dostlar, a ailem, canım ailem, hepinizi çok seviyorum!

 

Köreliyoruz, gittikçe daha çok köreliyoruz.

Elimizde telefonlar, tabletler, önümüzde bilgisayarlar, karşımızda tv, ps..vs…vs.

Birinden diğerine, diğerinden öbürüne geçip duruyoruz.

Sıkılıyorum.

Bu teknoloji denen “nimet!”, bizi daha da ileri götüreceğine, esiri olmuş şekilde, bit tık değil, birkaç tık geriye gidiyoruz. O elimizdeyken düşünmüyoruz, üretmiyoruz, hareket hatta sohbet bile etmiyoruz. Varsa yoksa başkalarının hayatları, başkalarının yaptıkları, ne paylaşmış, kahve mi içmiş bugün çay mı?

Bende dahilim bu yazdıklarıma. Son zamanlarda da en çok bunu düşünüyorum. İnciyi yatırdığımda, boşluk alanlar bulduğumda, bi kahve yapıp elime telefon alıp bi kenara geçip, saatlerce onunla oyalandığımı farkettim. İnci uyandığında, daha yeni yattı ne çabuk uyandı diye düşünüyorum, saate bi bakıyorum çocuk bildiğin 2,5 saat uyumuş. Peki ben ne yaptım o 2,5 saatte? Hiç. Belki bi etrafı derleyip toplamış bi toz almışımdır, maksimum 40 dk. Kalan 2 saat peki? Elimde telefon, instagram, facebook, twitter, pinterest, tumblr gezinmişim… Halbuki hep şikayet ettiğim gibi, düşünecek, yoluna konulacak, planlanıp programlanacak o kadar çok şeyim var ki. Kitap okusam bile kar fakat kitabı geceleri uyumadan önce okunacak bir şey haline getirdim son zamanlar da, aslında benim için gündüz fırsat bulduğum zamanlarda güzelce uzanıp, uyumak için değil, aksine uyanmak içindi kitap. Bildiğin beynimi kapatmak, düşünmemek, olanı biteni, olmayanı, canımı sıkanı, kendimi dinlememek için kaçtığım bir yol olmuş bu elimizde ki aletler.

Merak etmiyorum başkalarının hayatlarını, sıkılıyorum, bakacak bir şey bulamıyorum, bir süre sonra telefon elimde, bir uygulamadan diğerine zıp zıp zıplayıp öff pöff derken kendime geliyorum. Teknolojiyi verimli kullanmayı bilmek böyle bir şey sanırım, yoksa seni esir ediyor. Düşünmeni, üretmeni, kendini dinlemeni, bir şeyleri düzeltmek için adımlar atmanı bile engelliyor. Geçenler de ekşi sözlükte “hushhush” adlı kullanıcının, biz 80’lerin ortalarından giren nesil için yazdığı yazıyı okudum, öyle doğru ki;

Bizim yaş grubumuz, bir geçiş jenerasyonuydu. Klasik, gelenekselci çocuk yetiştirme tarzına sahip ailelerde büyüyen son nesildi belki de. Teknolojinin sega’larla ve 3 disketlik oyunlarla tadına bakmış, ama mahallede, sokakta top oynamaktan, bisiklet sürmekten, yakar top, saklambaç, elim sende oynamaktan geri kalmamış bir nesildi. Yokluk çekmemiş ama yine de yurtdışından getirilen her şeyin hala kıymetli olduğu nesildi. Öğretmenlerin muzırluklarımıza, ufak tefek şakalarımıza maruz kaldığı ama henüz öğrencileri tarafından bıçaklanmadığı, saygı gördüğü bir nesildi. O karışık kahverengi desenli halının pek çok evde aynı olduğu nesildi.

Şimdilerde 30’larına yaklaşmış, belirli bir kariyere sahip, hayatın zorluklarıyla ucundan köşesinden karşılaşmaya başlamış, kimi aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, kimi aile kurmanın, çoluk çocuk sahibi olmanın hayalinde . Herşeyin kolay göründüğü ve belki nispeten daha da kolay olduğu çocukluk günlerine sahip bir nesildik biz.

Tam bir ara nesil. Sokakta oynamalara, okuldan gelip çantayı atıp önlükleri çıkardığımız gibi dışarı koşarken, 2000’li yıllarda internetin yavaş yavaş evlerimize girmesiyle, başka bir dünyaya adım atmış, o modemin bağlanma sesini hayretle dinlemiştik. Ne sokakta oynamalarımızdan, ne dostluklarımızdan taviz verdik, ne de teknolojiden geri kaldık.

Fakat şimdi gelen jenerasyon, 1994 ve sonrası, bu saçma sapan, küçücük kızların kadın gibi davrandığı, normal “insan” maiyetinde bir kadın gibi de değil, bildiğin kötülük yapmak üzerine kurgulanan hikayeler ve karakterlerle yaratılan modelleri görerek, şehrin orta yerinde, canını sıkana, sözünü dinlemeyene, büyük küçük demeden kafasını bozan bir laf söyleyene pata pata silahların patladığı sahneleri izleyerek. Bunu yapanların cezalarını bulmadığı hatta o gün birini kafasından vurduktan sonra akşamına fasıllı yemeklerde rakı kadehleri kaldıran insanların yaratıldığı dizilerle, filmlerle büyüyen bir nesil var tam önümüzde…

Bir insanı öldürmenin “her ne olursa olsun!” insan öldürmenin! Bahanesi olamayacağını, doğru olmadığını, bunun hukuki bir cezası olacağını, hukuki yönünü de geçtim, bir insanın bir canlıyı öldürdükten 2 saat sonra yemeklere çıkamayacağını, vicdan azabı, acı, üzüntü, pişmanlık duyması gerektiğini, doğal olanın bu olduğunu vs.

Bunları bu çocuklara nasıl öğretirsiniz?

Bir şekilde, ne kadar engel olmaya çalışırsan çalış, izlediği şeyler de, vicdan, merhamet, sevgi, empati, doğru’yu yanlışı ayırma yoksa –ki her çocuk izlediği karakterlerle kendini bağdaştırır, rol model alır, kendine en yakın bulduğu karakteri taklit etme eğiliminde olur, özellikle 8-16 yaş aralığında. Biz çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

Tablet verme, telefon verme, tv seyrettirme? Eee… tamam yapmayalım, bu sefer de yaşadığı çağdan geri kalmayacak mı? Mümkün mü bunu engellemek? Her tarafımızı teknoloji kaplamışken, biz bile telefonumuzu bi günlük evde unuttuğumuz zaman bir uzvumuz eksik gibi dolanıyorsak. Yatağa yattığımızda son, sabah kalktığımız daha gözümüzü yarım açmışken ilk baktığımız telefonumuzda ki bildirimler, haberler oluyorsa. Artık ütüden internete girecek hale gelmişken, bunu korumanın yolu nedir?

Ben gerçekten televizyonu her açtığımda bunu düşünüyorum, biz bir önceki nesil, barış manço’nun “adam olacak çocuk” programıyla büyümüş, susam sokağı ile yetişmiş, hababam sınıfı, neşeli günler, çöpçüler kralı gibi “insan” olmanın “iyi insan” olmanın her zaman kazandığını, “kötülerin” ise mutlaka cezalarını bulduğu o filmleri bir şekilde ucundan köşesinden yakalamış son şanslı nesiliz! Şimdi ki filmler ve diziler de ise “kötüler” hep kral ben bu kafayı çözemiyorum.

Hatta geçen hafta, isim de vericem, poyraz karayel’e denk geldim, izleyenler bilir, bahri baba var dizi de, dizinin en saygı duyulan, dinlenen, mafya babası, bir düşmanının evine gitti, adam da kapıda onu içeri almak istemedi, pat! Sıktı kafasına daldı eve falan filan, birkaç saat sonra akşamına çocuklarıyla beraber sofrada güle oynaya, sohbet ede ede yemeklerini yediler, yattı bi güzel uyudu, ertesi gün, hatta ertesi gün bile değil 1 saat sonra normal hayatına dönmüş, ortalarda mis gibi dolanıyordu…

E ama bu diziyi, orada oynayan Ataberk Mutlu adında ki dünya tatlısını seven pek çok çocuk da izliyor, ve onlar bunu gördü, birinin kafasına sıktın, evine girdin, akşamına mis gibi yemeğini yedin, ceza yok, polis yok, vicdan yapmak, birini öldürdüğün için rahatsızlık duymak, bunun kötü bir davranış olduğunu göstermek yok… Yok…

Korkuyorum arkadaşlar.

Bu ülkenin insanlarına aşıladıklarından, öğretilerinden, aile de öğretilenlerin yetmemesinden, çok korkuyorum…

Çocuklarınızı dışarda değil, asıl evin içinde koruyun diyerek gidiyorum. İçim şişti yine.

Hugo izleyen, taso biriktiren, minik kapalı poşetler içinde kolonya nedir bilen, yere düşen arkadaşının dizini üfleyen, hırsız-polis oynamaktan eve giremeyen nesle selam olsun.

Yaşadıkça hep umut var diyelim. Öptüm.

Tam tamınaa 400 günlük bir anneyim artık!

Hayatımın şu 400 günden öncesi nasıldı hatırlamıyorum gibi enteresanlıklar yapmıcam tabii ki hatırlıyorum, ne biçim güzeldi, şimdi de bir başka güzel ama hani o sorumluluk hissi olmadan, hiç birşeyden korkmadan, sonunu düşünmeden dümdüz gidişlerim, ne yaparsam kendime yaparım, etrafımdakiler en fazla 2-5 gün üzülür kafası, dilediğim gibi ne zaman eserse alıp montumu çıkışlarım, o sonsuz özgürlük hissi de çok güzeldi be! Ve gerçekten doya doya yaşamışım. Bunu hissedebilmek bile insanın içini ferahlatıyor. İyi ki yaşamışsın guguk. Her ne yaptıysan 17 ile 25 arası, iyi ki öyle olmuş, ne güzel olmuş. Şimdi hiç keşke’m yok. Güzel günlerdi…

                                                                                     12625604_10153816502927822_1879717619_n

Artık iyice sohbet, muhabbet oyun halindeyiz inci hanımla, uyku düzeni konusunda inci 3 aylık olduğunda çok kararsız kalmıştım, ayırmalımıyım, içime sinecek mi?, rahat edebilecek miyiz?, herhangi bir problem olur mu? diye ama sonunda bi cesaret 3 ay 1 haftalıkken inci’yi kendi odasına geçirdim, ilk 2 hafta bildiğin, yarım saatte bir odasındaydım, bir asayiş berkemal kontrol, problem yok. Uyurken bile 40 dk’da bir kalkıp bakıyordum, ağladığı zaman, emzirme saati geldiği zaman derken, yanımda yatarken o kadar uykusuz kalmamıştım ama kararım kesin olduğu için yeniden alıp yanıma getirmedim. Neyse ki o da hemen alıştı, odaları ayırmakta hiç bir problem yaşamadık desem yeri. Bir tek mert biraz, “ya çok küçük değil mi? alalım yanımıza ayrı yatmasın, daha çok ufak” diyerek bana vicdan yaptırdı ama ben onun odasını, yatağını benimsemesini, sevmesini, korkmamasını istediğim için yine de bir miktar inat ettim.

                                                                                      12620855_10153816502082822_1689499964_o

4. aydan itibaren sütüm kesilmeye başladı, belki sıkıntılı bir dönemin içindeydik, ona bağlıyorum artık, sütüm kesilmeye başlayınca bir süre göğüs pompaları, lactamiller, süt arttırıcı besinler vs direndim ama olmadı maalesef. Sütüm 4.ayın ortalarına doğru tamamen gittiğinde, bu sefer uyku eğitimine geçtik, inci ilk doğduğunda bir kitap almıştım,

“Tracy Hogg – Yeni Annelere Mucize Çözümler” adlı, orada yazan “yatır-kaldır” yöntemi dedikleri bir uyku eğitimi vardı. Yine bir süre cesaret edemedim, defalarca okudum, kafamda kurdum, planladım ama 2-3 hafta bildiğin bin bir türlü bahaneyle erteledim, fakat inci gittikçe ağırlaşıyor, ayakta sallanmıyor, ordan oraya dönüp kendini atıyor ve onu uyutmaya çalışmak gerçekten saatler alıyordu.

En sonunda bir akşam saat 20.00’de son mamasını verdim, duşa soktum, masaj, giydirme, biraz loş ışıkta kucakta gezinme derken yatağına koydum, ışığı ve kapıyı kapatarak yatağının başına oturdum, elini tutup fısıltıdan hallice bir konuşmayla, “ben burdayım annecim, hadi uyu…”, “pışş pışş” diye kaç defa tekrarladım bilmiyorum ama o her ağlamaya başladığında kucağıma aldım, sakinleştirdim, fakat sakinleştirdim derken hiç konuşmadan, sadece sırtını sıvazlayıp pışşş pışş diyerek, ışığı açmak, evin içinde dolaştırmak, odadan çıkmak asla yok, sakinleştiği ve ağlaması kesildiği an da tekrar yatırdım, bu böyle bi 40-45 defa tekrarlanmıştır, ağlıyor kaldır sakinleştir, yatır, elini tut, pış pış’la, yumuşacık konuş vs…

İlk gece baya zordu, ışıkları ve kapıyı kapatıp beşiğin başına oturduğumda saat 21.00 iken, odadan çıktığımda 01.40 gibiydi saat ama inci sallanmadan, herhangi bir uyaran olmadan, belki yatır-kaldır olayından yorularak da olsa, bir şekilde kendi kendine uykuya dalmıştı.

İkinci gece yine aynı ritüeli yaptım, duş, masaj, giydir, ışığı önce loş hale getirip oda da ufak ufak dolaş, yatağına koy ve yanına otur, ikinci gece 21.00 de tüm ışıkları ve kapıyı kapatıp tekrar yanına oturdum, bu arada yanımda veya elimde telefon vs beni oyalayacak birşey yok, çünkü benim ilgileneceğim herşey onun uykusunun açılmasına, dikkatini çekmesine sebep! ve bu sefer inci hanım 21.00’de yattığı yataktan, belki 4 yada 5 kez “yatır-kaldır” yapılarak, 22.15 gibi kendiliğinden uyumuştu ve ben sadece elini tutmuş, hiç konuşmamıştım.

Üçüncü gece yine aynı ritüel, bu sefer ışıkları ve kapıyı kapatıp beşiğinin yanında ki koltuğa oturdum, bir kez ağladı, kaldırıp sakinleştirdim, tekrar yatırdım, 21.00’de başlayan seans, 21.20’de bitti. Ne elini tuttum, ne konuştum, artık kendi kendine uyuyabilmeyi öğrendiği için ihtiyacı kalmamıştı.

                                                                                  12620612_10153816502412822_565568196_o

Dördüncü gece ise yine aynı ritüeli uygulayıp, yatağına yatırıp, kameranın açısını onu yakından görebileceğim şekilde ayarlayıp, ışıkları ve kapısını kapatıp odadan çıktım. Belki bir 15 dakika, döndü yatağın içinde, bir kaç dakika ağladı ama kendi kendine uyumasına izin vermem gerektiği yazdığı için, ağlamasını duyduğumda dayanamıcam diye, kameranın sesini kıstım, muftağa girip suyu açtım 🙂 ve sadece izledim. O gece 21.00’de yatıp, 21.20’de tamamen uykuya dalmıştı.

Gece uyku arası beslenmelerinde ise, mamasını verip, altını değiştirip, gazını çıkartıp direk yatağına yatırıyordum, hiç bir şekilde uykusunun açılmasına müsade edicek bir konuşma, sevme, oynama gibi aksiyonlara girişmiyordum.

O günden sonra ise ne kadar rahat ettiğimi anlatamam, çünkü anneler için uyumayan, uyutulmaya çalışılan ve saatler harcanan bebek gerçekten çok zor, zaten sabah 07.00’den itibaren ayaktasın, belki o uyuduğu sıralar sende az biraz dinlenmeye çalışıyorsun ama insan aptal gibi oluyor. En azından akşamları, 20.00-21.00’dan sonra bir miktar zaman kalsa kendine ayırabileceğin, muhtemelen şu tatili, dinlenmesi olmayan annelik daha keyifli hale gelecektir.

Artık sürekli aynı ritüeli uygulamamız gerekmiyor, inci kendi yatağında, kendi kendine uykuya dalmayı, ara sıra uyandığında bir iki mızıldanıp tekrar uykuya geçiş yapabilmeyi öğrendi. Akşamları, 20.30 gibi sadece altını değiştirip yatağına bırakıp, ışığı ve kapıyı kapatıp odadan çıkıyorum. 1 yaşına geldiği için gece beslenmelerini kestik, öyle yavaş yavaş, ufak ufak olmuyor maalesef, uyku ve gece beslenmesi işi, bir gece de karar verip, kesin bi şekilde, kimseye kulak asmadan kararlı olarak devam etmek gerekiyor. Gece beslenmesini de bir gece de kestim, ilk gece 05.00’de acıkarak uyandı, 1 saat kadar oyalanıp oynadıktan sonra 06.00’da kahvaltı ettirdim ama 08.30-09.00 gibi tekrar uykusu gelince yattık, 13.00 gibi tekrar uyandı. Sonra ki gün 08.00’de kalktı ve normal düzenimize dönmüş olduk.

Uyku mevzusunda babalar annelerden daha yufka yürekli, bizim evde babam ve mert, ilk uyku eğitimini vermeye başladığımda, uyumaya çalışırken ağladığı o 5-10 dakika da sürekli, “ağlıyor ama olmaz böyle”, “hadi alalım ya sallarsın uyur” vs. şeklinde pek çok kez yapmaya çalıştığım şeyi, inciye kıyamadıklarından bozmaya çalıştılar, bende kıyamıyordum fakat bir kez bu kararlılığım bozulursa bir daha çok zor olacağını da bildiğimden, çok kesin bi dille hem uyardım, hem de “o yataktan alındığı takdirde uyutması, ilgilenmesi herşeyi size aittir elimi bile sürmem, uğraşamayacak olan almasın” diye tehditler savurduğumdan, cesaret edemediler  🙂 neyse ki geçti, bu düzen 8,5 aydır bu şekilde devam ediyor.

Şimdi ise, bildiğin çocuk yerde oynuyor, yemeğini yemiş, hareketini bol bol etmiş, saat olmuş 20:30, kucağıma alıyorum, altını üstünü değiştiriyorum, biraz su içirip, emziğini verip yatağına koyuyorum ve ışığı kapayıp odadan çıkıyorum. Hop 15 dakika sonra uyumuş olduğunda, “ben böyle çocuk görmedim, inanılmaz ” diyip duruyorlar.  Uyku eğitimi, hem bebeğin gelişimi, ruhsal ve fiziksel olarak çok kıymetli, hem de annenin dinlenmesi, kendine vakit ayırması ve rahat bir nefes alıp, daha mutlu, daha iyi hissetmesi için çok önemli.

12546059_10153816502242822_383506782_o

Tracy Hogg’un “yatır-kaldır” sistemini deneyin derim, çocuğu saatlerce ağlatarak, işkence ederek değil, aksine hem çocukla anne arasında ki güven bağını güçlendiren, hem de çocuğu biraz daha bağımsızlaştırarak kendine güvenmesini sağlayan bir yöntem. Çünkü bebekler için, kendi odasında, kendi kendine uyuma becerisi kazanmak level atlamak gibi olay.

Herkese kolay gelee… Görüşürüz. Öptüm…

Yaşamın, mucizenin yaşandığı anlarda ki hisleri tarif etmek çok kolay değil… Nasıl anlatsam, sevincim de bile gözyaşı var… Böyle enteresan ama bir yerden başlamam lazım değil mi? Başlayalım bakalım… “Bir çocuk doğduğunda, bir anne doğarmış.” diye bir yazı okumuştum, ne kadar doğru. İncim, iyi ki doğmuşuz yüreğimin bamteli!

                                                                             DLN_1223

Annelik, ultrasonda gördüğün bir küçük noktaya, bütün vücudunun zangır zangır titremesiyle başlıyormuş aslında. Sonra çok hızlı bir gümbürtü “küt küt küt” algılamak için geçmesi gereken birkaç dakika ve “inanamıyorum kalp atışı bu!” diyerek ağlamaya başladığın anda da şahlanıveriyormuş. O andan sonrası hep o…

Bir kapı oluyormuşsun sen, vücudunda büyütüyor, zamanı geldiğinde o, o kapıdan geçiyor ve dünyaya geliyormuş. Sen ise ona gideceği yere kadar eşlik etmekle yükümlüsün, geceleri uyumuyor, gündüzleri fırsat bulabildiğin zamanlarda yiyip içebiliyor, dışarı çıkmayı, kendine vakit ayırmayı vicdan azabı görüyor, her şeyi ve her zamanı ona göre yaşamaya alışıyor ve bundan hiç yüksünmüyormuşsun. Yeni bir sen tanıyor, kendine şaşırıyor, yepyeni bir insan büyütüyor ve tarifsiz, anlatılamayacak hatta diğer bir tabirle hastalıklı bir şekilde , sınırsız ve karşılıksız seviyormuşsun. Ve gerçekten başına gelmeden anlamıyormuşsun.! Anne seni çok seviyorum… Emin ol eskisinden daha çok!

Takvim şimdi 17 Aralık’a döndü. Sevgili dünya, geçen sene bugün saat 15.15, senin için olağan, bizim için altı, üstü, her tarafı fosforlu kalemle çizilesi bir öğleden sonra…

Ne gündü ama… Doğum öncesi o gergin bekleyiş, ağlamalı, acıklı 🙂 bir vedalaşma ve sonra bir anda, kucağıma geldiği an gezime dolan o koku, of o ilk koku! Sonra o görüntü,ufacık, pembe, koca yanaklı, yumuşacık… Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi, o şahane görüntü. Bir insanın hayatı 1 dakika içinde baştan sonra değişebilir mi?

28 yıldır bir türlü dolduramadığım o boşluk… Kavuştuk…

                                                                            12395329_10153734429882822_1418988868_n

Neler yazılır, neler söylenir değil mi? Kalbe sığmaz, buraya döksen az gelir. 1 sene benim için uzun bir zamandı önceden ama son bir senedir hiç değil. Gerçekten her anın tadını çıkarttım, yaka iğnem olmanın, yapışık ikiz gibi yaşamanın, koala uyumalarının, emzirirken göğsüme vuran nefesinin, doya doya öpmek için delirirken, kıyamadığımdan kokunu defalarca defalarca içime çekmenin, insan sevmeye bile kıyamaz mı? Ben böyle bir his bilmedim… ve incitmeden severken, birinin kokusunun tadını almayı öğrendim. Öğreniliyormuş… Her anın keyfini çıkarta çıkarta yaşadım şu 1 seneyi. Kusursuz olsun istemedim, yanlış veya doğru, benim için “iyi” olmaktı önemli olan. “Kusursuz Anne” den çok “İyi” bir anne olmak istedim ben. Ve seninle çok iyiyim şimdi.

O mutluluklar mutluluk değilmiş mesela, sevmeler sevmek…. Neydi bunlar? Yani eğer gerçek, saf, sınırsız ve karşılıksız olan sevgi buysa diğerleri neydi? Mutluluk, sabahları odana geldiğimde gülücüklerle, tepine tepine karşılaştığım o muhteşem bir çift göze bakmaksa eğer, diğerleri neydi?

Sevmek doğabiliyormuş bir insanın vücudundan, ne biçim bir mucize. Doğruları yanlışa, yanlışları doğruya çeviren, en inançsız insanı bile inandıracak güçte bir mucize! Ve o zaman nasıl da çabuk geçiyormuş… Minik ellerini, kadife yumuşaklığında ki tenini, boğazıma mutluluktan koca bir yumru oturtan gülüşünü, bizi gördüğün anda ki sevincini, bugünleri unutmaktan çok korkuyorum incik! Hep bir yetmedi, yetişemicem, bugün de çabuk bitti, yeterince ilgilenemedim mi acaba, yetemiyorum… yetemiyorum… yetemiyorum hissi.

Bir bebek bu kadar hızlı büyüyorsa, bu anne de tarihe sık sık not düşmeli değil mi?

Nasıl bir şey biliyor musun sana hissettiğim, bir çift el, muhteşem bir koku, bir ses… İnsanı daha da insan yapan, her yavruya, her canlıya başka gözle baktıran, yüreğini merhametle, şefkatle dolduran ama en ufacık bir tehdit algıladığında ise kendinden korkutacak kadar canavarlaştıran, bütün dünyayı elinin tersiyle sallayabilecek güçte hissetmene sebep olan birşeymiş…

Şimdi seninle göz göze geliyoruz ara sıra, herhangi bir yerde, etraf kalabalık, sen yerde emekliyor, oynuyorsun, benim bir gözüm sende, etrafımdakilerle sohbet etmeye çalışıyorum. Sonra sen bir an bana dönüyorsun ve göz göze geliyoruz, gülümsüyorsun, ben bir anda o kalabalığın için sıyrılıveriyorum, sesler kesiliyor, insanlar yok oluyor, ben o gülüşü bir daha görebilmek için enteresan enteresan şekillere giriyorum, yeter ki aslında ilgimin sende olduğunu bil ve yeter ki bir daha öyle gül, sonra bi ses geliyor etraftan “bu annen bizi bile güldürdü inci, ne komik anne değil mi kızım?” hop aydınlanıveriyor etraf, halbuki göz göze geldiğimiz o andan sonra bi an baş başa kalmıştık biz orada. İşte böyle, sen bana gözlerini çevirdiğin andan itibaren, hiç bir şey görüp duyamıyorum ben.

Seninle uyumak, sana uyanmak, seninle kafa sesiyle konuşmak, neyi istediğini ya da neyi istemediğini, sıkıntının ne olduğunu, bakışlarından, çıkardığın ağlama sesinde ki tonlamadan anlamak, senin de bizi görmek için her sabah heyecanla beklediğini farketmek, yeryüzünde ki en keyifli zamanları yaşattı bize.

Benim dışı küçücük, içi kocaman dünyam… Sevgimizi ne kadar çok gösterebildik bilmiyorum ama yere göğe sığdıramadık bil, bir karış boyuna saygı duyup özgürlüğü sunduk, sağlığından ve güvenliğinden taviz vermeyecek şekilde bir alan yaratmaya çalıştık. Aldın bunu görüyorum, hissediyorum. Daha da özgür olman için buradayız, korkmadan büyü kızım. İyi ki bize doğdun! Bir sürü yüz bin milyon baloncuk iyi ki! Binlerce kez şükürler olsun… Özgürlük, aşk ve sağlık bu dünyada ki en muhteşem, en kıymetli şeyler. Aşk’la, sevgiyle özgürleşebildiğin bir dünyan olsun güzel bakışlım, pırıl pırılım… Seni bu dünyada ki herşeyden, herkesten çok, çoktan da çok seviyoruz! İyi ki iyi ki iyi ki doğdun yüreğimin bam teli!

                                                IMG_8213IMG_8597

 

Biraz melankoli hepimize iyi gelecek, yere basmalı, ne yaşadığımı görmek zorundayım… Gördüğüm zaman da mutlu oluyorum o ayrı ama dilerim benim gördüğümden farklı birşey yaşamıyorumdur… Aşk dediğim nedir ki?

Aşk..

Kendimce sevgi diye adlandırdığım o hissin normal koşullardan sıyrılarak, taşmaya meyilli hali bu sıralar… Duvarsız, sınırsız…

Aşk komünisttir aslında, nasıl anlatsam diye düşünürken kelimelerim arasından en uygunu bu. Komünisttir aşk dediğin şey, paylaşımcı, dinsiz, inatçı, devrimci, maddiyattan uzak, eşit…

Sevgi ise daha bir light… Aklına gelen her türlü bağımlılığın seyreltilmiş hali yani.. Kendini düşünenler içindir sevgi.. Kapitalist yüreklerin kar-zarar oranını hesaplayıp, mantıklarını işin içine kattıkları birşey…

Herkesin kendi payı, herkesin kendi korkuları, herkesin kendi kuralları, doğruları, yanlışları…

Öğretilmiş edilgenliğimize bir türlü çözüm bulamıyoruz değil mi?

Niye bana uymuyor bu?

Dünya üzerinde, hiç bir alanda şu kapitalizm denilen tek dişi kalmış canavara ile uyuşamamam nedendir?

Kapitalist düzene ayak uydurmuş, içine sindirebilmiş her bireyin “mantık” çerçevesinde keyiflerinin oldukça yerinde olduğunun farkındayım da, mutlu musunuz acaba? onu çok merak ediyorum…

Neyse, komünizm ve komünizm’in getirdiği bakış açısını, dünya görüşünü, yaşayış şeklini, mütevazılığını, eşitliğini ve hümanist tarafını her zaman sevmişimdir…

Hop selam!

Aradan geçti 8 ay, hamileliğimi de sayarsak öğrendiğim günden bu güne 16 ay geçti, ne çabuk…  “yahu kasıklarımda bir ağrı var, 1 haftadır sıçrayarak uyanıyorum, adet olamıyorum, zaten normalde de hep düzensizdir ama bu sefer bir acaip” diye düşünüyordum, sonra anneannem bana kalmaya geldiğinde, hastane de randevusu olduğunu söyledi onunla beraber gittim bende, biraz erken gitmişiz, bahçede oturup sohbet ediyorduk, son bi haftadır olan durumumdan bahsettim, o sırada da almışım bir ice tea limon lüpürdetiyorum ama tadı nasıl acaip, içimden de geçiyor “yahu ne yaptılar bu ice tea’lere ne tuhaf oldu tatları, yok içemiyorum dur atıcam en iyisi bir kahve alayım” kahveyi alıp tekrar anneannemin yanına dönüyorum, kahve de bi kötü kokuyor, e kurukahveci mehmet efendi  kullanmıyorlar herhalde, başka tür kahveden keyif alamıyorum. Ne yiyip ne içtiysem söylendim, o ara anneannem “e hadi hastaneye gelmişken bir baktıralım ne var” dedi, “iyiii” dedim ve Jinekolog ve Kadın Hastalıkları Uzm.Dr Erhan Karaalp’ten randevu aldık, muayneye girdim, “5 haftalık hamilesin” demez mi! O gün yaşadığım o korku, nedendir bilmem ama o korkuyu, ellerimin o zangır zangır titreyişini unutmam mümkün değil. Gerisini duymadım zaten, kim ne dedi, ben ne dedim, hiç hatırlamıyorum. İşte o günden bugüne tam 1 sene 4 ay geçmiş…

 Pirinç dedim ona öğrendiğim ilk gün, pirinç gibi bir şeydi o kesenin içinde,  2 hafta sonra kalp atışlarını duyduğumda dilim tutuldu, içimde bir canlı var ve kalbi atıyor, “inanılmaz, mucize, aklım almıyor, bu şimdi büyücek öyle mi? Bebek olucak? Eli, kolu, ayakları, gözleri falan? Ve benim içimden çıkıcak öyle mi?” dışardan bakınca, olayın içine girmeyince ne basit. Doğanın bir olayı işte… Aylarca, yani elimde olsa, gün gün gelişimini takip edebileceğim bir yer olsa günde elli kere okurdum bugün ne olmuş, 1 ay 1 günlük bebekte hangi organ oluşur, ne yapar vs. Her ay doktor kontrolümüz gelene kadar artık ezberlemiş oluyordum gelişim sürecini. Şimdi de farklı değil, 8 aylık bebek ne yapabilir, gelişim sürecinde neler yaparak destek olunur, beslenme de neler eklenebilir, duygusal dünyası ne alemdedir vs. her yerden ayrı ayrı bi ton şey okuyorum yine de hiç biri inciyi
gözlemlediğim kadar aydınlatıcı olmuyor. o kadar zamanın geçtiğine bile hala inanamıyorum, şimdi pirinçim emeklemeye çalışıyor. Kol kasları gelişiyor, kollarıyla üst vücudunu kaldırabilir hale geldi, artık ona kızdığımda ses tonumdan ve bakışlarımdan kızgınlığımı, sevdiğimde ya da yaptığı şey hoşuma gittiyse onu tebrik ettiğimde, yine ses tonumdan, gülüşümden, bakışlarımdan ne demek istediğimi anlayabiliyor ya da ben öyle hissediyorum ama onun da benim her tepkime karşılık verdiği tepkiler farklı, anladığına, hissettiğine eminim. 🙂
İlk başlarda gaz problemi yüzünden 2-3 ay boyunca uykular düzensiz, sütüm yetmiyor, mama ile takviye yapıyoruz ama bi tarafım vicdan azabı, ev sürekli kalabalık, hiç kendi kendime kalabileceğim bir an yok, uykusuzluk, stres, ona bir şey olur mu? Korkusu falan derken çok zor geçti, ama 4. Aya geldikten sonra yavaş yavaş iletişim başlıyor ya, işte o andan itibaren herşey daha harika. Halbuki, daha 2 aylık uyku da sıkıntı var bir de gaz maz, diye anlatınca “ooo  bunlar iyi günler hele bi 6-7 aylık olsun tek sıkıntın gaz olsun bıkbık” demişlerdi. Ben, bebekle anne arasında iletişim başladığı andan itibaren herşeyin daha kolay, daha eğlenceli olduğunu keşfettim halbuki. Gerçi şimdi de “oo emeklemeye mi çalışıyor, yandın, hele bi yaşını doldursun, ayaklansın sen gör o zaman…” diyenlerle dolu yine etrafım ve ben eminim ki yine çok keyifli zamanlar geçiricez.
Niye böyle acaba etrafımız, “bunlar iyi günlerin, yandın, ooo buna şükret hele bi şöyle olsun…” hiç de öyle olmadı 🙂 doğum yaptığım andan itibaren hiç öyle söyledikleri gibi “yanmadım” evet yorucuydu kabul, hala yorucu ama insan vücudu bir süre sonra her türlü düzene alışıyor, şimdi daha az yorucu mesela, eskiden koltuktan kalkmadan saatlerce dizi üstüne dizi izleyen, sabaha karşı 5 gibi yatıp öğlen 3-4 gibi kalkan biri olduğumdan ilk başlar çok yorucuydu, 2 hafta sonra artık 2 saatte bir kalkmaya alışmış, 4. Aydan sonra ise her sabah 7-7.30’da kalkmanın hiçbir problem yaratmadığını görünce, söylenenlerin tantanadan başka bir şey olmadığına karar verdim. E sürekli de pirinç ile beraberim, gayet de keyifli zamanlar geçiriyoruz baş başa, hala hangi kısımda günümü göreceğimi çok merak ediyorum ehehe, görünce yazarım söz. 🙂
Ama ben o pimpirikli annelerden de değilim kabul, kucağına almak isteyen olursa veririm, gittiğim herhangi bir restaurantta ki garson da dahil olmak üzere, yaygara koparmam, panik yapmam, her konuda değil tabii ama çoook önemli ve acil bir şey olmadığı sürece hep sakin ve biraz umursamaz göründüğümün farkındayım, bana doğru gelen de bu ama gerçekten etrafımda ki pek çok kişi benden daha pimpirikli ve panik, maması on dakika geçmi kaldı, “nerde maması, e çocuk bağırıyor, hadi hadi hadi hadi…”, akrabalarımızdan biri gelir, o sırada başka bir aile bireyinin kucağındadır inci, “kuzumu biraz da ben seveyim ver bakıyım” “ayy sen terlisin veremem olmazz!”, “eyvah hapşurdu bu çocuğun bi sıkıntısı var, ne oldu hasta mı ettik? Eyvah bak terlemiş! Yarın hemen doktora bi gidin sorun hapşurdu” hani bazen benim içim daralıyor, çığlık atasım geliyor, çocuğumu böyle bir panik, pimpirik havasında, çıt kırıldım, yaygaracı bir tip olarak gerçekten yetiştirmek istemiyorum. “Ay ağlıyor, niye ağlıyor, eyvah noldu!” “oturduğu yerde sıkılmıştır, bebektir o, sebepsiz de ağlayabilir… olur yani, sakin olun arkadaşlar, çocuk benim, gerçekten kötü bir şey olsa ilk önce ben anlarım, zıplarım zaten sakin sakin…” evet bu yazımı okuyup alınacaklar var ama hepinizi çok seviyorummm gençler!
Rahat annelerdenim ben, sorumsuz değil, umursamaz değil, gören, izleyen ve kendine yada etrafa zararı olan herhangi bir şey olmadığı sürece çocuğun rahat olmasını, her şeyi abartarak, yaygara koparmasını istemeyen aksine “olur öyle” diyerek geçirmesini isteyen annelerdenim ve hep öyle kalıcam, çünkü kendi hayatımda da böyleyim. Kızımı “eğitmek” istemiyorum mesela, çünkü eğitilmesi gereken bir “köpek” doğurmadım, kendi hisleri, gözlemleri, düşünceleri ve hayata bakış açısı olacak, ben ise ona sadece model olup eşlik edeceğim yürüdüğü yolda. Çünkü eşlik ettiğimde anneliğim kolaylaşır bilirim, eş olduğumda, dostta olurum. Sadece sağlık ve güvenliğinden taviz vermem ama geri kalan herşeyde orta yol bulmak için ne  kadar gerekiyorsa o kadar esneyebilirim. Serbest oyun candır, hayalgücü geliştirir, fazla müdahaleye hiç bir alanda gerek yok  der, köşemden onun kendi kendine yapmaya çalıştığı hareketleri ve başardığında nasıl bi anda kafayı bana çevirip tebrik  beklediğini izlerim…
Saygı saygıyı, uzlaşı uzlaşıyı, anlayış anlayışı getirir, maalesef bizim anne babalarımız ve aynı dönem ebeveynler biz  çocuklarını, biz eşşek kadar olmuş çocuklarını! hala maksimum 13-14 yaşındaymışız gibi görüyorlar ve çoğu zaman öyle davranıyorlar. Belki biz de hala yanlarında kendimizi onların ufak çocukları gibi hissedip öyle davrandığımız içindir ama inciye bunu yaşatmak ya da böyle hissettirmek istemiyorum, o bir birey, kendi başına bir birey, bu yüzden onu eğitmek değil,  yürüyeceği yolda ona eşlik etmek, destek olmak demek, onu evlat olarak bir yana dost olarak da kazanmak demek şahsımca 🙂
Hayatı kendime dar etmeyip kızımla keyfini sürmek de planlarım arasında. Evi ancak haftada bir temizlerim, başka bir zaman da elime toz bezi bile almam söyleyeyim, bütün ev işlerimi gece inci uyuduktan sonra yaparım, gündüzlerim tamamen ona ve o dinlenirken de kendi keyfime ait, kafamdan o “mecburiyet” hissini atınca, herşey daha keyifli oluyor, hiçbir şeyi “o an”, diğer ev kadınlarının yada başkalarının uygun gördüğü bir zaman diliminde yapmak zorunda değilim diğğğmi?  Gündüzleri tüm gün  inciyle oynamak, ona eşlik etmek, sadece onunla ilgilenmek, o dinlenirken kendim de dinlenmek gerçekten ruh sağlığımı  koruyor çünkü gündüzleri hem ev işi yapıp hem inciyle ilgilenmeye kalksam hem yorulucam hemde agresif olucam adım gibi biliyorum. Ütü de yapmam mesela, haftada bir eve gelen yardımcı kadın yapıyor, onun dışında kırışık da giyebilirim, çünkü neffret ediyorum 🙂 yıllarca, aynı kıyafetleri, aynı ayakkabıyı giyebilirim, yırtılmadıkça ve rahatsız etmedikçe kıyafet, süs püs, gibi alışveriş takıntım yoktur.
Amma uzattım biliyorum ama ne kadar rahatsam o kadar mutluyum ben ve ben mutlu olduğum için mutlu bir çocuk  yetiştiriyorum, yetiştirmek istiyorum daha doğrusu, mutlu, kendine güvenen, herşeyi problem haline getirmeyen, ne olursa olsun menfaatleri uğruna karakterinden ve kendisinden taviz vermeyen, şiddetin hayatında kesinlikle yer almayacağı, ona telafisi imkansız hatıralar bırakmadan, güzel ve mutlu bir çocukluğu olan, saygı duyulduğunu bilen, sağlam bir çocuk  yetiştirmek istiyorum, tüm çabamda bu yüzden, lütfen benim dengemi bozmayınız 🙂
Sen de bunu bir düşün.
Beni de böyle paspal ve dağınık görürsen,
Bil ki; hakkaten fena mutluyum!
Öptüm.

Ne kadar uzun olmuş yazmayalı. Selamlar olsun…
Bu yazı biraz uzun olabilir kusura kalmayın :), o kadar çok şey var ki yazacak…
Bugün itibari ile 28. haftada, koca bir göbek, kaburgaya girmiş bir kafa, leğen  kemiğim civarlarında kıpırdanan parmaklar, acıyla karışık gıdıklanma hissi, üçlü sektirmeler şeklinde gelen tekmeler, şişmiş ayaklar, kalçamda nereye oturacağımı şaşırdığım bir siyatik ağrı ve yanan hatta ağzımdan alevler çıkartabileceğim bir mide ile burdayım. Bunlar pek problem değil bir şekilde idare ediyoruz da, hani o bıçakların altına yatıp da, korkudan öldüğüm halde herşeyi göze alıp yaptırdığım burnum var ya, işte o aynı miss piggy’e döndürdü beni. Her yerim şişsin ama niye burnum şişiyor? Ben bir gün hamile kalayım da o yaptıkları hokka gibin burnum miss piggy olsun mu dedim, bugünler için miydi bütün o çektiklerim, çok asabım bozuluyor he.

Bunların hesabını soracağım pirinç, ben bunları yazarken kendisi muhtemelen “bambaleyyoo…” tınıları eşliğinde göbek deliğimin oralarda samba yapıyor, nasıl oynamak nasıl oynamak ama galiba hamileliğin en keyifli, en güzel tarafı şu hareketler. İnsana herşeyi unutturuyor…

Bu sene pirinçsiz son ve pirinçle ilk tatilimize çıktık, uzun yol hamileler için biraz sıkıntılı bir durummuş, özellikle uzun süre oturmak ayaklarda aşırı şişmelere ve keskin bel ağrılarına sebep oluyor. Bu yüzden toplamda 11 saat sürecek olan istanbul-fethiye yolculuğumuzu ikiye böldük, hem bahane oldu, hem de çok yorucu olmadı. Malum kardeşim eskişehir’de evli, buradan direk 4 saatte eskişehir’e gittik, iki gün kaldık, hem hasret giderdik, hem dinlendik, iki günün sonunda da 6 saatte fethiye’ye vardık. Şahane bir tatildi, çok keyifliydi, eğer biraz daha sağlıklı hissedebilseydim daha güzel olacaktı tabii ama rahim boyutum göğüs kafesime dayandığından zaten nefes almakta oldukça güçlük çekiyordum, vücudumu ise göbeğimin ve kendi normal kilomun ağırlığından dolayı taşımakta zorlanıyordum, bu sebepten 42 derece sıcakta, çoğu zaman nefes alamayarak, denize girmesi problem değil de, o çakıllar ayağıma batarken bir de vuran dalgalarla boğuşarak çıkmaya çalışmak baya baya zorladı. Dışarıdan bakıldığında komik bir görüntü olsa da 🙂 hiç hoş değil di gerçekten :).

Bir de nedenini anlamadığım bir panik atak başlamıştı zaten son altı aydır, metrobüse bile binemiyor, kapalı yerde asla kalamıyordum, herşeyden korkar halde, tuhaf tuhaf tahammül edemediğim ama engelleyemediğim bir durum. Tatil yerimiz tabii ki kapalı değildi fakat bu sefer de bilmediğim bir yere gitmek bir anda beni korkuttu, birşey olursa bebeğime nereye gideriz, ne yaparız, ölüdeniz’in dibinde iki dağ arasında bir yerdeyiz, ya burdan çıkamazsam gibi saçma sapan düşünceler üşüştükçe beynime çok zor bir kaç gün geçirdim. Bir de inat gibi, ilk otele yerleştiğimiz gece hani sivrisinek vızıldaması olur ya, yüzümde öyle birşey hissettim, normalde elini savurursun gider, ben tam elimi savururken aynı anda derin bir nefes almışım uyku sersemi, yüzümde ki ise sivri sinek değil kelebekmiş. Sen kaç burnuma! Hemde genzime kadar, tam gözümün hizasında bi yerde sıkıştı, çıkartamıyorum, nefes alamıyorum, ölmedi de mikrop, o içerde çırpınıyor, ben sabaha karşı saat 5, odada çırpınıyorum, herhalde bir on, on beş dakika savaşmışımdır, artık tansiyonum düştü o çırpındıkça, kılcal damarlarım zedelendi sanırım burnum kanamaya başladı, çöktüm yere, içimden geçen o kelebeğin oradan beynime gidip beni o gece orada öldüreceği idi ama oradan beyine yol yokmuş, zaten gidemezmiş heheeheh o anda bunu bilmediğim için tabii, ben burada ölücem diye ağlaya ağlaya merti uyandırdım, tatili bitirelim, evimize dönelim, boşver burayı, ben ölüp gidicem burada diyerek. Nasıl şanslıyım ki Mert gibi biriyle evlenmişim, senden kıymetli mi tamam çıkarız sabah yola, gel biraz uyuyalım falan diyerek beni sakinleştirdi, hani başka biri olsa, sen tutturdun diye tatile geldik, daha bu akşam vardık, nereye gidiyoruz, cart curt falan etse, ben garanti daha fazla panik olup daha kötüleşicektim, neyse ki sabaha biraz daha iyi uyandım, havuz, deniz falan derken zaman geçti de alıştım yavaş yavaş… Sonrası baya hızlı geçti zaten, fethiye’nin her yerini dolaştık, öyle sıcak öyle sıcaktı ki, sırf şu sıcaklar yüzünden ağustos ortası istanbul’dan kaçıp eylül’de dönme planları yapan ben, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum çünkü tabii ki Akdeniz Marmara’dan daha nemliydi, ben alaçatı gibi hayal ettiğim için, o kısmı hesaplayamadığımdan inanılmaz bir nem ile baya başetmek zorunda kaldım. Gerçi tatil biterken de baya üzüldüm, öyle yada böyle çabucak geçiveriyor işte, dönüşte de aynı şekilde iki gün eskişehir yapıp öyle döndük istanbul’a, döner dönmez de kontrole gittik. Doktorum detaylı ultrason istemişti, pirincin tüm iç organlarının gelişimini görebilmek için, biraz araştırınca hem detaylı ultrason hem dört boyutlu ultrason’un yapıldığını öğrendim Sonomed’de, oraya gittik, hem de pirincin ilk defa yüzünü net olarak görebildik, ellerini, ellerini yüzüne koyuşunu, yatışını, o kadar inanılmaz birşey ki, onun içimde olduğuna zaten hala inanamıyorum. Bir hafta sonra tekrar bir detaylı ultrasonumuz var, bu sefer pirincin babasına mı yoksa bana mı benzediğini net olarak görebileceğiz,

Tatile gitmeden önce cep tipi bir dopler cihazı almıştık “Plusmed fetal dopler”, tatile gittiğimiz zamanlar da pirincin hareketleri bu kadar kuvvetli değildi, yine hissediyordum ufak ufak ama böyle güm güm vurup da beni yerimden oynatmadığı için aklım hep ondaydı, ya bu kadar sıcak birşey yaparsa, ya çok yorulursam, zaten nefes almak da güçlük çekiyorum o da oksijensiz kalır mı, dayanamam ben 20 gün hiç bişey bilmeden diye düşünüp, doopler cihazını da yanımızda gezdirdik. Bebeğin hareketleri 20 ile 24. haftalar arasında artık rahatlıkla hissedilmeye başlanıyor ama ondan önce benim gibi pimpirikli anne adaylarının içini çok rahatlatan harika bir cihaz diyebilirim.

Gerçi bu kalp sesi dinleme cihazına artık ihtiyacım kalmadı, her gün, her sabah, her gece, oynaşıyoruz nasıl olsa, herhalde doğumdan sonra en çok bunları özleyeceğim, hala pek idrak edemesem de, hatta 2 ay sonra bir kızım olacağına inanamasam da, hissettiğim en muhteşem şey o patileri, popoyu, dönüşleri ve tıktıkları duymak. Hatta sırf bunun için Mert’e üzülüyorum, ne kadar heyecanlı olduğunu görüyorum, hareketlerini hissettiğimde hemen onu da çağırıyorum ve hissettiği an nasıl delirdiğini gördükçe, keşke o da benim gibi hissedip, yaşayabilse. Ama ne yapalım, bu da benim bonusum olsun, o kadar sıkıntıya acıcık daha fazla keyiflenebilirim herhalde hihihi.

Hazır daha fazla ağırlaşmadan ve halsizleşmeden, odamızı da aldık, seçtiğimiz odanın mobilyalarında biraz değişiklikler yaptık, önceden seçtiğimiz ve o çok pahalı olan odadan daha bile güzel oldu bu, ayrıca neredeyse yarı fiyatına geldi herşeyiyle beraber. Daha sonra emzirme koltuğu gibi olan bir berjerim zaten vardı, pirincin odasına perde için kumaş alırken berjerime de aynı kumaştan aldım, koltukla perde aynı desen de olacaklar, baaa-yıl-dım! Annem zaten çıldırmış gibi alışveriş yapıyor kızıma, elimizi cebimize attırmadılar anneanne, dede ikilisi, annemi ilk defa bu kadar heyecanlı ve eğlenirken görüyorum, sanki alışveriş yapmıyor da oyun oynuyor, deden ve anneannen gelirinin çoğunu sana ayırmış vaziyette ordan burdan ne bulurlarsa toplayıp toplayıp geliyorlar pirinçciğim, sende ileride bu satırları okursan eğer hemen git ve onlara kocaman bir öpücük ver olur mu, çünkü annen hala anne olacağını idrak edemediğinden olsa gerek, seni annenden daha heyecanla bekleyen koskocaman bir grup var burada. Hiç bir eksiğin kalmadı, hepsini hallettik, hatta fazla fazla bile var, bakalım nasıl sığdıracağız, bu hafta da odanın badanası yapıldı, şimdi tek eksiğimiz halı, abajur gibi ufak tefek aksesuarlar, bir de mobilyaları bekliyoruz, on güne kadar onlarda gelmiş olur sanırım, eh biz 8. aya girerken artık tamamen hazır olmuş seni bekliyor olacağız… O minicik çorapları elime aldıkça içim titriyor. Ne manyakça bir his. Şimdiden çocuk takip cihazlarına falan bakmaya başladım, okula başladığında vs. içimiz rahat olur diye düşünüyorum sonra kendi kendime oha diyorum. Yok artık zaman geçse iyi olacak, yoksa bu gidişle sen gelene kadar ben senin evleneceğin evi falan düzücem öyle gözüküyor, belki damadı bile içine yerleştirir seni öyle beklerim hehe.

Ve son olarak pirincin ismi artık belli, zaten aylar öncesinden belliydi de artık tam olarak kesinleşti, canımın içisi İnci’m… O minicik ayaklarına ölürüm! Seni bekliyoruz sabırsızlıkla, gelsen de öpmelere, koklamalara kıyamasak. Her ne kadar güdümlü terlik fırlatan anne potansiyelini içimde barındırsam da söz çok eğleneceğiz. Çünkü şu 7 aydır annene prensesler gibi davranan, bir dediğini iki etmeyen, sen karnıma koyduğu eline tekmeyi bastığın an sevincinden çığlıkla karışık kahkahalar atan, her akşam karnımı öpen, sana seslenen, seninle konuşan, sırf sen karnımdasın diye her akşam ağrıyan belime, sırtıma masajlar yapan bir baban var…Düşün bana prensesler gibi davranıyorsa, kim bilir seni nasıl sevicek… Beklemedeyiz bir -ki….aylavyu…

Bugün itibari ile tam olarak 13 haftayı doldurmuş bulunuyoruz. Çok zor bir 8 hafta geçirdim, bol mide bulantılı, koku aldığım her yere kusmalı, iç organlarımdan başlayıp ayak tabanlarımdan çıkan alevlerle, ağlama krizleri ve sinir harbiyle dolu, sinir bozucu ve gerçekten sıkıntılı geçti. Şu sıralar biraz hafifleyip rahatlasam da şimdi bunu yazarken bile devam eden bir mide bulantım var ki, sürekli birinin boğazımda tüy gezdiriyormuş hissi ve her mutfağa girişimde aldığım berbat kokular -ki mutfakta yemek pişmiyor, hiç birşey yapılmıyor, buna rağmen o kokuların nereden geldiğini bir türlü anlamıyorum, ama bu iki his gerçekten psikolojimi bozdu desem yeri.
Bu sabah süper kalktım diyorum oh gezerim, alışveriş yaparım, arkadaşlarımla buluşurum, plan üstüne plan derken, çubuk krakerlerime kavuşmak üzere mutfağa girmemle öğürerek geri kaçmam bir oluyor, tamamen psikolojik artık, mutfak tikim oldu. Bunun dışında, iki haftada bir kontrollere gidiyoruz sevgili Mert baba ile beraber. Mert beni hiç birşey de yalnız bırakmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, evin için de o kadar yardımcı ki anlatamam, bunlar bizim mert efendiden hiç beklemediğimiz performanslar olduğu için her defasında şükrediyorum, harika bir baba olacak zannımca. E tabii iyi dinlenen, bol bol uyuyan, hiç bir ev işine elini sürmeyen, hiç üzülmeyen, prensesler gibi bebeğini bekleyen bir annenin pirinci olarak bizim ki de babasının bu yardımlarının hakkını veriyor ve her ultrason kontrolünde bir hareketler, bisiklet çevirmeler, yok taklalar içeride, zevkten ölüyoruz onu öyle gördükçe, her defasında da videoya çekiyoruz her hareketini. Böyle görüncede diyorum değer be pirinçciğim, kustur kusturabildiğin kadar, ayaklarına kurban.

Bu arada doktor kıza benziyor dedi, Mert hemen atladı ordan, yüzde kaç yani? yüzde kaç 30 mu, 40 mı, yüzde kaç kız? %80 kız dedi, benden bir zafer işareti, mert babanın suratında ise sanırım kulaklarını geçip şakaklarına uzanan bir sırıtma, biliyorum hiiç farketmiyor ama o en baştan erkek diye iddialaştığı için herkesle, hala %20lik bir umudu var, daha belli olmazmış, erkek de olabilirmiş, çok hareketliymiş..pırt zırt.. Gerçi doğru da söylüyor olabilir, yine de eminim bana farketmediği kadar ona da farketmiyor, öyle mutlu oluyoruz ki içerde ki o 5cm’lik insan yavrusunun hareketlerini gördükçe, her planımızın içinde var artık, seneye yaptığımız tatil planlarından, para biriktirme girişimlerimize eve birşey alırken ki hallerimize kadar herşey de dilimizin ucunda. Bir an önce tamamlansa da aramıza katılsa, bildiğin sabırsızlanıyoruz.

Son bir haftadır mide yanmalarım başladı, yani zaten kilolu olduğum için hamile kalmadan önce de vardı da bu derece değildi, gebelikte Talcid asla önerilmiyor, alüminyum içerdiğinden dolayı fetüs’e geçebiliyormuş, onun yerine Gaviscon kullanabilirsin dedi doktorum, Çikolata veya tatlı şeyler, kahve, baharatlı yiyecekler, iki saatten fazla aç kalmak, gazlı içecekler, bunlar bildiğin tetiği çekmek gibi, -ki bundan 2 ay önce günde 3 kupa türk kahvesi, mutlaka tatlı ve mutlaka kola tarzı şeyler yiyip içen benim hayatımı kurtarıyor çaktırmadan bu pirinç, hele ki günde 2,5 paket sigara içen birine bunu bıraktırabilmek mucize diyebilirim, benim bebeğimin sağlığını düşünerek bunlardan uzak durmaya çalışmam gerektiği durumunu geçtim, kendileri zaten kendisine zararlı olan hiç birşeyi, kendine zararlı olan miktarda almanıza müsade etmiyor, hamile kaldığımı öğrendiğim günden bir hafta kadar sonra kahve içememeye başladım mesela, canım istiyor fakat o kahve kokusu beni mahvediyordu, zorla, sırf kafein alışkanlığından kendime gelebilmek için 1 fincan içsem, belki 15 dakika sonra kendimi banyoda buluyordum, sigara desen aynı şekilde, içen kişilerden gelen kokuya bile dayanamıyorum, ara sıra bi tane tüttüresim geliyor, onda da burnumdan nefes almıyorum ki o dumanın kokusunu duymayayım, mümkün olduğunca da elimde oyalanıyorum ki maksimum 2 nefes çekip söndüreyim, yani diyeceğim odur ki, sen ne kadar istesen de içerde ki istemiyorsa ne yaparsan yap onun dediği oluyor, bu sebepten zorlamıyorum artık, dikkat etmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Yine de aman elleme, aman uzanma, aman yok sen kalkma, ay öyle, aman böyle, durumları hiç bana göre değil, inadına yapasım geliyor, sıkılıyorum.

Sevgili pirincim, inadın ve huysuzluğun annene benzemese bari. Yada benze, benze benze, o da bana benzesin azıcık dişli olursun. Ama en çok babana benze sen, söz dinleyen, sakin, sabırlı, mantıklı, güzel yürekli babana benzersin inşallah. Binlerce kez şükürler olsun ki Mert senin baban, inan çok şanslısın, sana kolay kolay kızmayacak, bazı zamanlar annenin hışmından koruyacak, herşeyini konuşabileceğin, her zaman güler yüzüyle,sabrıyla, sakinliğiyle, kocaman sevgisiyle arkanda olacak bir babaya sahip olacaksın ve seni en az baban ve benim kadar çok sevip koruyacak bir anneanne, dede, teyze, babaanne ve hala’ya da… Harika bir ailen olacak, seni şimdiden çok seven, ultrasonlara kadar gelip şimdiden tanışmak isteyen, sabırsızlıkla bekleyen kocaman bir aile var burda… Eh annene de bu harika tercihleri için arada teşekkür etmeyi unutmazsın kuzucuğum…Bir an önce gelsen de mıncıklaşsak, ıy çok sabırsızlanıyorummm…

 

Selamlar…
Ne uzun zaman, ne uzun zaman… Habire bir sürü şey oluyor ama bir türlü oturup düzenli yazamadığımdan kaçırıyoruz. Evlendim evleneli bu yazma işleri bende iki ayda bir’e düştü. Kusura kalma. İnsanın aksiyonsuz geçen günü olmayınca, olanı biteni kavrayıp sindirip geçirene kadar yeni birşey daha pırtlayınca artık ipin ucu kaçıyor ama en azından bir süre düzenli yazıp şu süreci kaydetmek istiyorumm… 15 gün önce hamile olduğumu öğrendim, tamamen tesadüf, bana kalsa doktora falan gitmezdim de işte hep anneanneciğimin o tertemiz kalbinin işi bunlar.
Anneannem dedem öldükten sonra sürekli bir kafa sallama, baş dönmesi halinde, hastalığının adı vertigo, Allah kimseye vermesin çok beter birşey. Onu kontrole götürmem gerekiyordu 5 mayıs pazartesi günü, buluştuk, mert bizi hastaneye bıraktı, daha muayne saatine 2 saat olduğu için hastanenin bahçesine oturduk, dedik birşeyler yiyelim sohbet, muhabbet falan, bende 20 gündür adet olmuyordum, konu oradan açıldı. Ama kasıklarımda nasıl bir ağrı anlatamam, özellikle son 10 gündür, uykudan uyanıyorum ağrısından, vücudumu bir ateş basıyor, kendimi buzlu sulara atsam sönmeyecek böyle acaip bir haller içindeyim, normal de de adet gecikmelerine çok alışkınım, hani adet günüm tam 28 gün dolduğunda tekrarlanırsa şaşırıyorum o derece, bunları anlatıyodum, hani kasık ağrılarım, ateş basmaları normaldir, ha oldum ha olucam diye sohbet ediyorduk. Anneannem dedi, gel bi muayne ol, belki bir kist falan vardır bu kadar ağrı yapması normal değil, belki bi ilaç verir doktor rahatlarsın falan dedi, ilk başta ne yalan söyleyeyim yanaşmadım. Yok istemem, durup dururken şimdi bi hastalık çıkar başıma diye. Bu da nasıl bi kafaysa, bildiğin babama çekmişim, hastalık olsun da ben bilmiyim, başıma iş çıkmasın şimdi diye doktora görünmemek gerçekten dahice.Genetik… Neyse bi şekilde istersin istemezsin derken muayne için müsait zamanı sordum 20 dk sonra girebilirsiniz dediler, girdik. Central Hospital’da Erhan bey, sakin, samimi, iyi bir doktor, bir kaç sorudan sonra muayneye girdim. “Burada kese var, 5 haftalık gebelik var” demez mi. Hayatımda inan daha büyük bir korku hissetmedim, doktor söyleyince refleks olarak nasıl bir göz devirdiysem adama, “istenmeyen bir gebelik mi?” dedi. yok dedim, sadece beklemiyordum, hiç beklemiyordum… Birşeyi hayal ederek istemek ile iş gerçeğe binince hissedilenlerin alakası yokmuş. Evet mertle çok konuşuyorduk, hayal edince mutlu oluyorduk falan ama sanki öyle düşünen hisseden ben değilmişim, ben buna hazır değilim moduna girdim resmen, istemiyorum, ben bunu istemiyorum diye tirtir titredim doktorun karşısında. Doktor da eğer istiyorsan bundan sonra düzenli olarak kontrollerini yapmamız lazım ama istemediğin bir gebelik ise düşün vaktin var dedi. Aldırmayı hiç düşünemedim, kıyamam, ama yani anlamadığım bir psikoloji içine girdim, inanılmaz bir korku… Bana ilk duyduğunda ne hissettin deseler, en baskın hissettiğim şey korkuydu.. neyse biraz sakinleyince ilk merti aradım, inanmadı bana inek. şaka yapıyorum, ananemi hastaneye getirdik, onun ultrason görüntüsünü yolladım da kandırıyorum onu sandı. Zar zor ikna ettim adamı ya. İnsan vallahi hamileyim lan dermi. sonra da annemleri, kayınvalidemi falan aradım, delirmişler sevinçten, mert hemen atladı hastaneye geldi, bana bir sarılma, surat kıpkırmızı, sırıtık, ben ne hissediyorum hiç bilmiyorum, karman çormanım, herkes sevinçten sarılıyor öpüyor, karşılık bile veremiyorum, bir anda sadece 45 dk içinde hayatım öyle bir değişti ki, hemen sigara pakedi çöpe, onu yeme, bunu içme, uzanma, eğilme, yavaş hareket, bunu bol bol ye, bık bık. Ve şimdi ilk haftanın o psikolojisini atlatmış, tamamen annelik hormonları ile savaşan, bebeğinin ilk kalp atışını dinlemiş, her gün ağlama siftahımı neyle yapsam diye etrafa bakınıp, evin kendi kokusundan bile öğürüp duran, genel de iyi ve mutlu bir anne adayıyım. Vücudum sıcaktan yanıyor, deli gibi, geceleri dönüp duruyorum çünkü yattığım yer bir kaç dakika sonra bildiğin kaynar hal alıyor, yakında merti yataktan atabilirim, bolca dönmem gerekiyor soğuk nokta yakalamak için ama bana ayrılan alanda bu oldukça zor, midem bulanıyor özellikle kokulardan, hayatta en çok sevdiğim kahve sigara ikilisinden bildiğin tiksiniyorum, kokularına tahammülüm yok, sabahları genel de midem bulanıyor çok hafif onu da çubuk krakerle atlatıyorum. Gidişat iyi, herkes erkek diyor, ben ve bir kaç kişi de kız diyor bakalım bizim pirinç ne çıkıcak. Kalp atışını duyduğum an kafama tencere indi sanki, galiba hayatımda duyduğum en güzel ses, güpgüpgüpgüp…. Her gece yatmadan önce dinliyorum, benim içimden mi geldi o ses, biri mi var içimde gerçekten kalbi falan atan… Hayır ruh ve beyin olarak 16’da kaldığım için çok inanasım gelmiyor anne olacağıma… Ama çok mutluyum.. Pirinçle 7. haftayı bitiriyoruz bu hafta. Yani önümüzde ki pazartesiden itibaren tam anlamıyla 2 aylık hamile oliciiim. Yarın doktorumun benden istediği yaklaşık 17 tane liste haline bir test ordusu var, onları yaptırmaya gideceğim, haftaya da pirincimi göreceğiz. 3 hafta sonra kontrole geliceksin deyince erhan bey, üzüldüm, 3 hafta göremicekmiyim diye, çok merak ediyorum, bazen hiç bulantım vs. belirtim olmuyor, o zaman korkuyorum bişey mi oldu diye, sonra bi kahve kokusu geliyo burnuma, bir öğrüyorum, tamam diyorum anneciim, şaka, ordamısın diye baktım. 🙂 biz de durumlar böyle, eğlene, ağlaya günler geçiyor, düzenli olarak yazmaya çalışıcam, öptüm kocaman. Seni de öptüm pirincim, annen ağzını burnunu yer.