Kategori

Genel

Kategori

 

Köreliyoruz, gittikçe daha çok köreliyoruz.

Elimizde telefonlar, tabletler, önümüzde bilgisayarlar, karşımızda tv, ps..vs…vs.

Birinden diğerine, diğerinden öbürüne geçip duruyoruz.

Sıkılıyorum.

Bu teknoloji denen “nimet!”, bizi daha da ileri götüreceğine, esiri olmuş şekilde, bit tık değil, birkaç tık geriye gidiyoruz. O elimizdeyken düşünmüyoruz, üretmiyoruz, hareket hatta sohbet bile etmiyoruz. Varsa yoksa başkalarının hayatları, başkalarının yaptıkları, ne paylaşmış, kahve mi içmiş bugün çay mı?

Bende dahilim bu yazdıklarıma. Son zamanlarda da en çok bunu düşünüyorum. İnciyi yatırdığımda, boşluk alanlar bulduğumda, bi kahve yapıp elime telefon alıp bi kenara geçip, saatlerce onunla oyalandığımı farkettim. İnci uyandığında, daha yeni yattı ne çabuk uyandı diye düşünüyorum, saate bi bakıyorum çocuk bildiğin 2,5 saat uyumuş. Peki ben ne yaptım o 2,5 saatte? Hiç. Belki bi etrafı derleyip toplamış bi toz almışımdır, maksimum 40 dk. Kalan 2 saat peki? Elimde telefon, instagram, facebook, twitter, pinterest, tumblr gezinmişim… Halbuki hep şikayet ettiğim gibi, düşünecek, yoluna konulacak, planlanıp programlanacak o kadar çok şeyim var ki. Kitap okusam bile kar fakat kitabı geceleri uyumadan önce okunacak bir şey haline getirdim son zamanlar da, aslında benim için gündüz fırsat bulduğum zamanlarda güzelce uzanıp, uyumak için değil, aksine uyanmak içindi kitap. Bildiğin beynimi kapatmak, düşünmemek, olanı biteni, olmayanı, canımı sıkanı, kendimi dinlememek için kaçtığım bir yol olmuş bu elimizde ki aletler.

Merak etmiyorum başkalarının hayatlarını, sıkılıyorum, bakacak bir şey bulamıyorum, bir süre sonra telefon elimde, bir uygulamadan diğerine zıp zıp zıplayıp öff pöff derken kendime geliyorum. Teknolojiyi verimli kullanmayı bilmek böyle bir şey sanırım, yoksa seni esir ediyor. Düşünmeni, üretmeni, kendini dinlemeni, bir şeyleri düzeltmek için adımlar atmanı bile engelliyor. Geçenler de ekşi sözlükte “hushhush” adlı kullanıcının, biz 80’lerin ortalarından giren nesil için yazdığı yazıyı okudum, öyle doğru ki;

Bizim yaş grubumuz, bir geçiş jenerasyonuydu. Klasik, gelenekselci çocuk yetiştirme tarzına sahip ailelerde büyüyen son nesildi belki de. Teknolojinin sega’larla ve 3 disketlik oyunlarla tadına bakmış, ama mahallede, sokakta top oynamaktan, bisiklet sürmekten, yakar top, saklambaç, elim sende oynamaktan geri kalmamış bir nesildi. Yokluk çekmemiş ama yine de yurtdışından getirilen her şeyin hala kıymetli olduğu nesildi. Öğretmenlerin muzırluklarımıza, ufak tefek şakalarımıza maruz kaldığı ama henüz öğrencileri tarafından bıçaklanmadığı, saygı gördüğü bir nesildi. O karışık kahverengi desenli halının pek çok evde aynı olduğu nesildi.

Şimdilerde 30’larına yaklaşmış, belirli bir kariyere sahip, hayatın zorluklarıyla ucundan köşesinden karşılaşmaya başlamış, kimi aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş, kimi aile kurmanın, çoluk çocuk sahibi olmanın hayalinde . Herşeyin kolay göründüğü ve belki nispeten daha da kolay olduğu çocukluk günlerine sahip bir nesildik biz.

Tam bir ara nesil. Sokakta oynamalara, okuldan gelip çantayı atıp önlükleri çıkardığımız gibi dışarı koşarken, 2000’li yıllarda internetin yavaş yavaş evlerimize girmesiyle, başka bir dünyaya adım atmış, o modemin bağlanma sesini hayretle dinlemiştik. Ne sokakta oynamalarımızdan, ne dostluklarımızdan taviz verdik, ne de teknolojiden geri kaldık.

Fakat şimdi gelen jenerasyon, 1994 ve sonrası, bu saçma sapan, küçücük kızların kadın gibi davrandığı, normal “insan” maiyetinde bir kadın gibi de değil, bildiğin kötülük yapmak üzerine kurgulanan hikayeler ve karakterlerle yaratılan modelleri görerek, şehrin orta yerinde, canını sıkana, sözünü dinlemeyene, büyük küçük demeden kafasını bozan bir laf söyleyene pata pata silahların patladığı sahneleri izleyerek. Bunu yapanların cezalarını bulmadığı hatta o gün birini kafasından vurduktan sonra akşamına fasıllı yemeklerde rakı kadehleri kaldıran insanların yaratıldığı dizilerle, filmlerle büyüyen bir nesil var tam önümüzde…

Bir insanı öldürmenin “her ne olursa olsun!” insan öldürmenin! Bahanesi olamayacağını, doğru olmadığını, bunun hukuki bir cezası olacağını, hukuki yönünü de geçtim, bir insanın bir canlıyı öldürdükten 2 saat sonra yemeklere çıkamayacağını, vicdan azabı, acı, üzüntü, pişmanlık duyması gerektiğini, doğal olanın bu olduğunu vs.

Bunları bu çocuklara nasıl öğretirsiniz?

Bir şekilde, ne kadar engel olmaya çalışırsan çalış, izlediği şeyler de, vicdan, merhamet, sevgi, empati, doğru’yu yanlışı ayırma yoksa –ki her çocuk izlediği karakterlerle kendini bağdaştırır, rol model alır, kendine en yakın bulduğu karakteri taklit etme eğiliminde olur, özellikle 8-16 yaş aralığında. Biz çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

Tablet verme, telefon verme, tv seyrettirme? Eee… tamam yapmayalım, bu sefer de yaşadığı çağdan geri kalmayacak mı? Mümkün mü bunu engellemek? Her tarafımızı teknoloji kaplamışken, biz bile telefonumuzu bi günlük evde unuttuğumuz zaman bir uzvumuz eksik gibi dolanıyorsak. Yatağa yattığımızda son, sabah kalktığımız daha gözümüzü yarım açmışken ilk baktığımız telefonumuzda ki bildirimler, haberler oluyorsa. Artık ütüden internete girecek hale gelmişken, bunu korumanın yolu nedir?

Ben gerçekten televizyonu her açtığımda bunu düşünüyorum, biz bir önceki nesil, barış manço’nun “adam olacak çocuk” programıyla büyümüş, susam sokağı ile yetişmiş, hababam sınıfı, neşeli günler, çöpçüler kralı gibi “insan” olmanın “iyi insan” olmanın her zaman kazandığını, “kötülerin” ise mutlaka cezalarını bulduğu o filmleri bir şekilde ucundan köşesinden yakalamış son şanslı nesiliz! Şimdi ki filmler ve diziler de ise “kötüler” hep kral ben bu kafayı çözemiyorum.

Hatta geçen hafta, isim de vericem, poyraz karayel’e denk geldim, izleyenler bilir, bahri baba var dizi de, dizinin en saygı duyulan, dinlenen, mafya babası, bir düşmanının evine gitti, adam da kapıda onu içeri almak istemedi, pat! Sıktı kafasına daldı eve falan filan, birkaç saat sonra akşamına çocuklarıyla beraber sofrada güle oynaya, sohbet ede ede yemeklerini yediler, yattı bi güzel uyudu, ertesi gün, hatta ertesi gün bile değil 1 saat sonra normal hayatına dönmüş, ortalarda mis gibi dolanıyordu…

E ama bu diziyi, orada oynayan Ataberk Mutlu adında ki dünya tatlısını seven pek çok çocuk da izliyor, ve onlar bunu gördü, birinin kafasına sıktın, evine girdin, akşamına mis gibi yemeğini yedin, ceza yok, polis yok, vicdan yapmak, birini öldürdüğün için rahatsızlık duymak, bunun kötü bir davranış olduğunu göstermek yok… Yok…

Korkuyorum arkadaşlar.

Bu ülkenin insanlarına aşıladıklarından, öğretilerinden, aile de öğretilenlerin yetmemesinden, çok korkuyorum…

Çocuklarınızı dışarda değil, asıl evin içinde koruyun diyerek gidiyorum. İçim şişti yine.

Hugo izleyen, taso biriktiren, minik kapalı poşetler içinde kolonya nedir bilen, yere düşen arkadaşının dizini üfleyen, hırsız-polis oynamaktan eve giremeyen nesle selam olsun.

Yaşadıkça hep umut var diyelim. Öptüm.

Tam tamınaa 400 günlük bir anneyim artık!

Hayatımın şu 400 günden öncesi nasıldı hatırlamıyorum gibi enteresanlıklar yapmıcam tabii ki hatırlıyorum, ne biçim güzeldi, şimdi de bir başka güzel ama hani o sorumluluk hissi olmadan, hiç birşeyden korkmadan, sonunu düşünmeden dümdüz gidişlerim, ne yaparsam kendime yaparım, etrafımdakiler en fazla 2-5 gün üzülür kafası, dilediğim gibi ne zaman eserse alıp montumu çıkışlarım, o sonsuz özgürlük hissi de çok güzeldi be! Ve gerçekten doya doya yaşamışım. Bunu hissedebilmek bile insanın içini ferahlatıyor. İyi ki yaşamışsın guguk. Her ne yaptıysan 17 ile 25 arası, iyi ki öyle olmuş, ne güzel olmuş. Şimdi hiç keşke’m yok. Güzel günlerdi…

                                                                                     12625604_10153816502927822_1879717619_n

Artık iyice sohbet, muhabbet oyun halindeyiz inci hanımla, uyku düzeni konusunda inci 3 aylık olduğunda çok kararsız kalmıştım, ayırmalımıyım, içime sinecek mi?, rahat edebilecek miyiz?, herhangi bir problem olur mu? diye ama sonunda bi cesaret 3 ay 1 haftalıkken inci’yi kendi odasına geçirdim, ilk 2 hafta bildiğin, yarım saatte bir odasındaydım, bir asayiş berkemal kontrol, problem yok. Uyurken bile 40 dk’da bir kalkıp bakıyordum, ağladığı zaman, emzirme saati geldiği zaman derken, yanımda yatarken o kadar uykusuz kalmamıştım ama kararım kesin olduğu için yeniden alıp yanıma getirmedim. Neyse ki o da hemen alıştı, odaları ayırmakta hiç bir problem yaşamadık desem yeri. Bir tek mert biraz, “ya çok küçük değil mi? alalım yanımıza ayrı yatmasın, daha çok ufak” diyerek bana vicdan yaptırdı ama ben onun odasını, yatağını benimsemesini, sevmesini, korkmamasını istediğim için yine de bir miktar inat ettim.

                                                                                      12620855_10153816502082822_1689499964_o

4. aydan itibaren sütüm kesilmeye başladı, belki sıkıntılı bir dönemin içindeydik, ona bağlıyorum artık, sütüm kesilmeye başlayınca bir süre göğüs pompaları, lactamiller, süt arttırıcı besinler vs direndim ama olmadı maalesef. Sütüm 4.ayın ortalarına doğru tamamen gittiğinde, bu sefer uyku eğitimine geçtik, inci ilk doğduğunda bir kitap almıştım,

“Tracy Hogg – Yeni Annelere Mucize Çözümler” adlı, orada yazan “yatır-kaldır” yöntemi dedikleri bir uyku eğitimi vardı. Yine bir süre cesaret edemedim, defalarca okudum, kafamda kurdum, planladım ama 2-3 hafta bildiğin bin bir türlü bahaneyle erteledim, fakat inci gittikçe ağırlaşıyor, ayakta sallanmıyor, ordan oraya dönüp kendini atıyor ve onu uyutmaya çalışmak gerçekten saatler alıyordu.

En sonunda bir akşam saat 20.00’de son mamasını verdim, duşa soktum, masaj, giydirme, biraz loş ışıkta kucakta gezinme derken yatağına koydum, ışığı ve kapıyı kapatarak yatağının başına oturdum, elini tutup fısıltıdan hallice bir konuşmayla, “ben burdayım annecim, hadi uyu…”, “pışş pışş” diye kaç defa tekrarladım bilmiyorum ama o her ağlamaya başladığında kucağıma aldım, sakinleştirdim, fakat sakinleştirdim derken hiç konuşmadan, sadece sırtını sıvazlayıp pışşş pışş diyerek, ışığı açmak, evin içinde dolaştırmak, odadan çıkmak asla yok, sakinleştiği ve ağlaması kesildiği an da tekrar yatırdım, bu böyle bi 40-45 defa tekrarlanmıştır, ağlıyor kaldır sakinleştir, yatır, elini tut, pış pış’la, yumuşacık konuş vs…

İlk gece baya zordu, ışıkları ve kapıyı kapatıp beşiğin başına oturduğumda saat 21.00 iken, odadan çıktığımda 01.40 gibiydi saat ama inci sallanmadan, herhangi bir uyaran olmadan, belki yatır-kaldır olayından yorularak da olsa, bir şekilde kendi kendine uykuya dalmıştı.

İkinci gece yine aynı ritüeli yaptım, duş, masaj, giydir, ışığı önce loş hale getirip oda da ufak ufak dolaş, yatağına koy ve yanına otur, ikinci gece 21.00 de tüm ışıkları ve kapıyı kapatıp tekrar yanına oturdum, bu arada yanımda veya elimde telefon vs beni oyalayacak birşey yok, çünkü benim ilgileneceğim herşey onun uykusunun açılmasına, dikkatini çekmesine sebep! ve bu sefer inci hanım 21.00’de yattığı yataktan, belki 4 yada 5 kez “yatır-kaldır” yapılarak, 22.15 gibi kendiliğinden uyumuştu ve ben sadece elini tutmuş, hiç konuşmamıştım.

Üçüncü gece yine aynı ritüel, bu sefer ışıkları ve kapıyı kapatıp beşiğinin yanında ki koltuğa oturdum, bir kez ağladı, kaldırıp sakinleştirdim, tekrar yatırdım, 21.00’de başlayan seans, 21.20’de bitti. Ne elini tuttum, ne konuştum, artık kendi kendine uyuyabilmeyi öğrendiği için ihtiyacı kalmamıştı.

                                                                                  12620612_10153816502412822_565568196_o

Dördüncü gece ise yine aynı ritüeli uygulayıp, yatağına yatırıp, kameranın açısını onu yakından görebileceğim şekilde ayarlayıp, ışıkları ve kapısını kapatıp odadan çıktım. Belki bir 15 dakika, döndü yatağın içinde, bir kaç dakika ağladı ama kendi kendine uyumasına izin vermem gerektiği yazdığı için, ağlamasını duyduğumda dayanamıcam diye, kameranın sesini kıstım, muftağa girip suyu açtım 🙂 ve sadece izledim. O gece 21.00’de yatıp, 21.20’de tamamen uykuya dalmıştı.

Gece uyku arası beslenmelerinde ise, mamasını verip, altını değiştirip, gazını çıkartıp direk yatağına yatırıyordum, hiç bir şekilde uykusunun açılmasına müsade edicek bir konuşma, sevme, oynama gibi aksiyonlara girişmiyordum.

O günden sonra ise ne kadar rahat ettiğimi anlatamam, çünkü anneler için uyumayan, uyutulmaya çalışılan ve saatler harcanan bebek gerçekten çok zor, zaten sabah 07.00’den itibaren ayaktasın, belki o uyuduğu sıralar sende az biraz dinlenmeye çalışıyorsun ama insan aptal gibi oluyor. En azından akşamları, 20.00-21.00’dan sonra bir miktar zaman kalsa kendine ayırabileceğin, muhtemelen şu tatili, dinlenmesi olmayan annelik daha keyifli hale gelecektir.

Artık sürekli aynı ritüeli uygulamamız gerekmiyor, inci kendi yatağında, kendi kendine uykuya dalmayı, ara sıra uyandığında bir iki mızıldanıp tekrar uykuya geçiş yapabilmeyi öğrendi. Akşamları, 20.30 gibi sadece altını değiştirip yatağına bırakıp, ışığı ve kapıyı kapatıp odadan çıkıyorum. 1 yaşına geldiği için gece beslenmelerini kestik, öyle yavaş yavaş, ufak ufak olmuyor maalesef, uyku ve gece beslenmesi işi, bir gece de karar verip, kesin bi şekilde, kimseye kulak asmadan kararlı olarak devam etmek gerekiyor. Gece beslenmesini de bir gece de kestim, ilk gece 05.00’de acıkarak uyandı, 1 saat kadar oyalanıp oynadıktan sonra 06.00’da kahvaltı ettirdim ama 08.30-09.00 gibi tekrar uykusu gelince yattık, 13.00 gibi tekrar uyandı. Sonra ki gün 08.00’de kalktı ve normal düzenimize dönmüş olduk.

Uyku mevzusunda babalar annelerden daha yufka yürekli, bizim evde babam ve mert, ilk uyku eğitimini vermeye başladığımda, uyumaya çalışırken ağladığı o 5-10 dakika da sürekli, “ağlıyor ama olmaz böyle”, “hadi alalım ya sallarsın uyur” vs. şeklinde pek çok kez yapmaya çalıştığım şeyi, inciye kıyamadıklarından bozmaya çalıştılar, bende kıyamıyordum fakat bir kez bu kararlılığım bozulursa bir daha çok zor olacağını da bildiğimden, çok kesin bi dille hem uyardım, hem de “o yataktan alındığı takdirde uyutması, ilgilenmesi herşeyi size aittir elimi bile sürmem, uğraşamayacak olan almasın” diye tehditler savurduğumdan, cesaret edemediler  🙂 neyse ki geçti, bu düzen 8,5 aydır bu şekilde devam ediyor.

Şimdi ise, bildiğin çocuk yerde oynuyor, yemeğini yemiş, hareketini bol bol etmiş, saat olmuş 20:30, kucağıma alıyorum, altını üstünü değiştiriyorum, biraz su içirip, emziğini verip yatağına koyuyorum ve ışığı kapayıp odadan çıkıyorum. Hop 15 dakika sonra uyumuş olduğunda, “ben böyle çocuk görmedim, inanılmaz ” diyip duruyorlar.  Uyku eğitimi, hem bebeğin gelişimi, ruhsal ve fiziksel olarak çok kıymetli, hem de annenin dinlenmesi, kendine vakit ayırması ve rahat bir nefes alıp, daha mutlu, daha iyi hissetmesi için çok önemli.

12546059_10153816502242822_383506782_o

Tracy Hogg’un “yatır-kaldır” sistemini deneyin derim, çocuğu saatlerce ağlatarak, işkence ederek değil, aksine hem çocukla anne arasında ki güven bağını güçlendiren, hem de çocuğu biraz daha bağımsızlaştırarak kendine güvenmesini sağlayan bir yöntem. Çünkü bebekler için, kendi odasında, kendi kendine uyuma becerisi kazanmak level atlamak gibi olay.

Herkese kolay gelee… Görüşürüz. Öptüm…

Yaşamın, mucizenin yaşandığı anlarda ki hisleri tarif etmek çok kolay değil… Nasıl anlatsam, sevincim de bile gözyaşı var… Böyle enteresan ama bir yerden başlamam lazım değil mi? Başlayalım bakalım… “Bir çocuk doğduğunda, bir anne doğarmış.” diye bir yazı okumuştum, ne kadar doğru. İncim, iyi ki doğmuşuz yüreğimin bamteli!

                                                                             DLN_1223

Annelik, ultrasonda gördüğün bir küçük noktaya, bütün vücudunun zangır zangır titremesiyle başlıyormuş aslında. Sonra çok hızlı bir gümbürtü “küt küt küt” algılamak için geçmesi gereken birkaç dakika ve “inanamıyorum kalp atışı bu!” diyerek ağlamaya başladığın anda da şahlanıveriyormuş. O andan sonrası hep o…

Bir kapı oluyormuşsun sen, vücudunda büyütüyor, zamanı geldiğinde o, o kapıdan geçiyor ve dünyaya geliyormuş. Sen ise ona gideceği yere kadar eşlik etmekle yükümlüsün, geceleri uyumuyor, gündüzleri fırsat bulabildiğin zamanlarda yiyip içebiliyor, dışarı çıkmayı, kendine vakit ayırmayı vicdan azabı görüyor, her şeyi ve her zamanı ona göre yaşamaya alışıyor ve bundan hiç yüksünmüyormuşsun. Yeni bir sen tanıyor, kendine şaşırıyor, yepyeni bir insan büyütüyor ve tarifsiz, anlatılamayacak hatta diğer bir tabirle hastalıklı bir şekilde , sınırsız ve karşılıksız seviyormuşsun. Ve gerçekten başına gelmeden anlamıyormuşsun.! Anne seni çok seviyorum… Emin ol eskisinden daha çok!

Takvim şimdi 17 Aralık’a döndü. Sevgili dünya, geçen sene bugün saat 15.15, senin için olağan, bizim için altı, üstü, her tarafı fosforlu kalemle çizilesi bir öğleden sonra…

Ne gündü ama… Doğum öncesi o gergin bekleyiş, ağlamalı, acıklı 🙂 bir vedalaşma ve sonra bir anda, kucağıma geldiği an gezime dolan o koku, of o ilk koku! Sonra o görüntü,ufacık, pembe, koca yanaklı, yumuşacık… Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi, o şahane görüntü. Bir insanın hayatı 1 dakika içinde baştan sonra değişebilir mi?

28 yıldır bir türlü dolduramadığım o boşluk… Kavuştuk…

                                                                            12395329_10153734429882822_1418988868_n

Neler yazılır, neler söylenir değil mi? Kalbe sığmaz, buraya döksen az gelir. 1 sene benim için uzun bir zamandı önceden ama son bir senedir hiç değil. Gerçekten her anın tadını çıkarttım, yaka iğnem olmanın, yapışık ikiz gibi yaşamanın, koala uyumalarının, emzirirken göğsüme vuran nefesinin, doya doya öpmek için delirirken, kıyamadığımdan kokunu defalarca defalarca içime çekmenin, insan sevmeye bile kıyamaz mı? Ben böyle bir his bilmedim… ve incitmeden severken, birinin kokusunun tadını almayı öğrendim. Öğreniliyormuş… Her anın keyfini çıkarta çıkarta yaşadım şu 1 seneyi. Kusursuz olsun istemedim, yanlış veya doğru, benim için “iyi” olmaktı önemli olan. “Kusursuz Anne” den çok “İyi” bir anne olmak istedim ben. Ve seninle çok iyiyim şimdi.

O mutluluklar mutluluk değilmiş mesela, sevmeler sevmek…. Neydi bunlar? Yani eğer gerçek, saf, sınırsız ve karşılıksız olan sevgi buysa diğerleri neydi? Mutluluk, sabahları odana geldiğimde gülücüklerle, tepine tepine karşılaştığım o muhteşem bir çift göze bakmaksa eğer, diğerleri neydi?

Sevmek doğabiliyormuş bir insanın vücudundan, ne biçim bir mucize. Doğruları yanlışa, yanlışları doğruya çeviren, en inançsız insanı bile inandıracak güçte bir mucize! Ve o zaman nasıl da çabuk geçiyormuş… Minik ellerini, kadife yumuşaklığında ki tenini, boğazıma mutluluktan koca bir yumru oturtan gülüşünü, bizi gördüğün anda ki sevincini, bugünleri unutmaktan çok korkuyorum incik! Hep bir yetmedi, yetişemicem, bugün de çabuk bitti, yeterince ilgilenemedim mi acaba, yetemiyorum… yetemiyorum… yetemiyorum hissi.

Bir bebek bu kadar hızlı büyüyorsa, bu anne de tarihe sık sık not düşmeli değil mi?

Nasıl bir şey biliyor musun sana hissettiğim, bir çift el, muhteşem bir koku, bir ses… İnsanı daha da insan yapan, her yavruya, her canlıya başka gözle baktıran, yüreğini merhametle, şefkatle dolduran ama en ufacık bir tehdit algıladığında ise kendinden korkutacak kadar canavarlaştıran, bütün dünyayı elinin tersiyle sallayabilecek güçte hissetmene sebep olan birşeymiş…

Şimdi seninle göz göze geliyoruz ara sıra, herhangi bir yerde, etraf kalabalık, sen yerde emekliyor, oynuyorsun, benim bir gözüm sende, etrafımdakilerle sohbet etmeye çalışıyorum. Sonra sen bir an bana dönüyorsun ve göz göze geliyoruz, gülümsüyorsun, ben bir anda o kalabalığın için sıyrılıveriyorum, sesler kesiliyor, insanlar yok oluyor, ben o gülüşü bir daha görebilmek için enteresan enteresan şekillere giriyorum, yeter ki aslında ilgimin sende olduğunu bil ve yeter ki bir daha öyle gül, sonra bi ses geliyor etraftan “bu annen bizi bile güldürdü inci, ne komik anne değil mi kızım?” hop aydınlanıveriyor etraf, halbuki göz göze geldiğimiz o andan sonra bi an baş başa kalmıştık biz orada. İşte böyle, sen bana gözlerini çevirdiğin andan itibaren, hiç bir şey görüp duyamıyorum ben.

Seninle uyumak, sana uyanmak, seninle kafa sesiyle konuşmak, neyi istediğini ya da neyi istemediğini, sıkıntının ne olduğunu, bakışlarından, çıkardığın ağlama sesinde ki tonlamadan anlamak, senin de bizi görmek için her sabah heyecanla beklediğini farketmek, yeryüzünde ki en keyifli zamanları yaşattı bize.

Benim dışı küçücük, içi kocaman dünyam… Sevgimizi ne kadar çok gösterebildik bilmiyorum ama yere göğe sığdıramadık bil, bir karış boyuna saygı duyup özgürlüğü sunduk, sağlığından ve güvenliğinden taviz vermeyecek şekilde bir alan yaratmaya çalıştık. Aldın bunu görüyorum, hissediyorum. Daha da özgür olman için buradayız, korkmadan büyü kızım. İyi ki bize doğdun! Bir sürü yüz bin milyon baloncuk iyi ki! Binlerce kez şükürler olsun… Özgürlük, aşk ve sağlık bu dünyada ki en muhteşem, en kıymetli şeyler. Aşk’la, sevgiyle özgürleşebildiğin bir dünyan olsun güzel bakışlım, pırıl pırılım… Seni bu dünyada ki herşeyden, herkesten çok, çoktan da çok seviyoruz! İyi ki iyi ki iyi ki doğdun yüreğimin bam teli!

                                                IMG_8213IMG_8597

BİR METRESİN GERÇEK HİKAYESİ…

O dünyada bu ünvanı alan ilk kadındı. Rococo stiline ön ayak olmakla kalmadı, bir saç şekline, bir renge, bir ayakkabı topuğuna da adını verdi. Dönem aydınlarını desteklerken, cazibesi ile Fransa kralını ölene kadar kendine bağlamayı başardı. İşte dünyanın ilk metresinin ilginç hikayesi…

Metres olmak her zaman şanssız, bedbaht kadın olmak anlamına gelmiyor. En azından dünyanın ilk metresi için bu geçerli değildi!

Jeanne Antoinette Poisson 1721’de burjuva bir fransız ailesinin kızı olarak doğmuştu, sonradan gerçek babasının zengin banker Le Mormant de Tournehem olduğundan şüphelenildi. Çünkü bu beyefendi, eğitimi ile ilgili tüm masrafları karşılıyor ve kızla yakından ilgileniyordu.

Daha çocukken güzelliği, zekası ve becerileriyle dikkat çekiyordu Jeanne Antoinette, dans ediyor, müzik aletleri çalabiliyordu. Oyunculukta ve şarkı söylemede ki becerileri de göz dolduruyordu. Annesi onu 9 yaşında iken bir falcıya götürdü, falcının kehaneti ilginçti, bu güzel ve becerikli kızın ileride kralın kalbinde taht kuracağını söyledi. Annesi de bu kehanetten sonra kızını “reinette” diye sevmeye başladı. Yani ona “küçük kraliçem” diyordu. Babasının isteği ile roma katolik manastırında bir yıl geçiren Jeanne Antoinette dini eğitimini tamamladıktan sonra evine dönüp, botanik, tiyatro, resim ve ev yönetimi konusunda eğitildi. Genç kız olduğunda o kadar donanımlıydı ki, ailesi ona uygun bir eş bulmakta zorluk çekti. Bu konuda Le Mormant de Tournehem imdada yetişti. 19 yaşına geldiğinde Jeanne Antoinette’i kendi yeğeni Charles-Guillaume Le Normant d’etiolles ile evlendirdi. Düğün hediyesi olarak da yeni çifte kralın avlanma alanının yakınında ki, Senart ormanında bir malikane hediye etti. Jeanne Antoinette böylece müthiş bir servete kavuştu. Varlıklı eşini kendine aşık etmeyi başarmıştı ama bunu yeterli görmedi. Kocası ile paris’e gittiğinde kendine salon denilen bir toplantı mekanı açtı, burada dönemin en önemli aydınlarını ağırlamaya başladı.

Yaklaşımlarıyla cemiyette saygınlığı günden güne arttı, hatta kralın kulağına kadar gitti, 1745 kehanetin gerçekleştiği yıl oldu. Kaderin bir cilvesi olmalı ki, aralarında kayın pederinin de olduğu bir takım kişiler onun fransa kralı XV. Louis ile görüşmesine ön ayak oldu. Jeanne Antoinette, Versay sarayında ki bir maskeli baloya davet edildi ve bizzat kralın kuzeni Prenses Conti tarafından krala takdim edildi. Kral o sırada çalı kıyafeti içindeydi, Jeanne Antoinette ise DİANA veya ARTEMİS olarak bilinen, av tanrıçası kılığındaydı. Maskesini çıkaran kral onunla flört etmeye başladı, bu neşeli kadın her defasında kralı güldürmeyi, eğlendirmeyi başarıyor, oyunlar düzenleyerek, partiler organize ederek herkesi kendine hayran bırakıyordu. Kısa süren flört döneminden sonra kendisine görkemli Versay sarayının kapıları açıldı ve Jeanne Antoinette saraya yerleşti.

Annesinin küçük kraliçesi herkesi etkilemeyi başarsa da, onun kralın üzerindeki etkisini çekemeyenler, arkasından konuşmaktan geri durmuyordu. Fransızca da balık anlamına gelen, Poisson soyadı sürekli alay konusu oluyordu. Buna sinirlenen kral XV. Louis, RİCHELİEU dükünü bu yüzden cezalandırmaktan çekinmedi.

Kral yeni gözdesine POMPADOUR malikanesini hediye etti ve burada kalabilmesi için onu “Markiz” ilan etti. O artık resmen kralın metresiydi. Fakat burada şunu belirtmekte fayda var, bu kelime türkçe de her ne kadar “evli erkekle birlikte olan kadın” anlamına geliyorsa da, fransızca da “hanımefendi” anlamına geliyordu. Metres olmak saklanan birşey değildi, aksine itibarlı bir statüydü.

Böylece “Maitresse” yada Madam Pompadour adıyla anılmaya başlayanJeanne Antoinette 23 yaşında aldığı ünvan ile kocasından ayrılmış sayılıyor, kralın metresi olarak güç ve nüfuz kazanıyordu. XV. Louis ile birlikteliği sırasında fransada işler karıştı. Kanada da girilen tüm savaşlar kaybedildi. 1757’de ki GOSSBACH bozgununu yaşayan ülkede bu kayıpların faturası, kralın yeni gözdesi Pompadour markizine de çıkarıldı, fakat “LE BON” yani iyi kalpli kral olarak anılan XV. Louis ondan asla vazgeçmedi. Çünkü Markiz dokunduğu her yerde muhteşem dönüşümler yaratan özel bir kadındı. Mesela porselen üreticisi Sevres’in üretim ve gelişiminden sorumluydu. Bu dönemde önerdiği, porselen pembesi Sevres porselenlerinde bir klasiğe dönüştü ve hala “Rose de Pompadour, Pompadour pembesi” olarak satılıyor.

Madam Pompadour sevres porselenlerini avrupa’nın en saygın markalarından birine dönüştürmüştü. Sümbülleri çok seviyor, versay sarayını sümbül dolu vazolarla donatıyordu. Edebiyat sevgisi de azımsanamayacak boyuttaydı. Dönemin en ünlü yazarı ve filozofu olan Voltaire ile yakındı, üstelik gizlice Diderot’nun “Encyclopedie” (Ansiklopedi)’sini destekliyordu. Bu çalışma, daha sonra internetin bulunuşuna kadar tüm dünyanın en saygın bilgi kaynaklarının jenerik ismine dönüşecekti.

Markiz’in kral üzerinde ki etkisi git gide arttı, 1750’lerden sonra kral ona askeri konulardan, dış işlerine kadar bir çok konuda karar yetkisi verdi. Kral XV.Louis’nin gerçek eşi Marie gölgede kalmış, Markiz de pompadour ise kralla evlenemese bile, adına saraylar yaptırılan kadın olmuştu. Kral Petit Trianon adındaki sarayı, onun için inşa ettiriyordu. Stil sahibi dikim evlerinin kurulmasına, çin vazolarının rokoko kulplarla sürahiye dönüştürülmesine, yazı masalarının porselen levhalarla kaplanarak yeni moda trendlerinin yaratılmasına ön ayak oldu. Dönemin önemli ressamlarını, heykeltraşlarını ve sanatçılarını himaye ediyor ve onları en rafine şekilde ağırlıyordu.

O dönemde şampanya metodu yeni keşfedilmişti ve bu yöntemle yapılan şampanyalar saraya düzenli ulaşmaya başlamıştı. Markiz de pompadour misafirlerini bu içkiyi ikram ederken, kendi göğüslerinin kalıplarını aldırarak, bunlardan kup denen geniş şampanya kadehlerini yaptırmış ve ikramlarını bu şekilde sürdürmüştü. Madam o dönemlerde yeni yaygınlaşan türk kahvesini kendi toplantılarında mutlaka ikram edip, yaygınlaşmasında katkı sağlamıştır. Bugün Madam Pompadour için trendsetter, tasarımcı, marka elçisi, parti kızı, organizasyon üstadı ve hatta seçilmiş bir first lady demek mümkün. İlk eşi ile birlikteyken iki çocuk sahibi olan markiz, kraldan da iki kez hamile kalmış, her iki hamileliğide düşükle sonuçlanmıştır. 1750’lerden itibaren kralla aşkları arkadaşlığa dönüşsede, kral yetenekleri yüzünden ondan vazgeçememiştir. Tüberküloz’dan öldüğünde 42 yaşındaydı ve acılı geçen bu süreçte ki metaneti düşmanlarının bile takdirini kazanmıştı.

Markiz’in popüler kültüre etkisi hala sürüyor. Pompadour saç stili ve pompadour topukları, şampanya kupları hala gündelik hayatımızda ki yerini korumaya devam ediyor.

Hop selam!

Aradan geçti 8 ay, hamileliğimi de sayarsak öğrendiğim günden bu güne 16 ay geçti, ne çabuk…  “yahu kasıklarımda bir ağrı var, 1 haftadır sıçrayarak uyanıyorum, adet olamıyorum, zaten normalde de hep düzensizdir ama bu sefer bir acaip” diye düşünüyordum, sonra anneannem bana kalmaya geldiğinde, hastane de randevusu olduğunu söyledi onunla beraber gittim bende, biraz erken gitmişiz, bahçede oturup sohbet ediyorduk, son bi haftadır olan durumumdan bahsettim, o sırada da almışım bir ice tea limon lüpürdetiyorum ama tadı nasıl acaip, içimden de geçiyor “yahu ne yaptılar bu ice tea’lere ne tuhaf oldu tatları, yok içemiyorum dur atıcam en iyisi bir kahve alayım” kahveyi alıp tekrar anneannemin yanına dönüyorum, kahve de bi kötü kokuyor, e kurukahveci mehmet efendi  kullanmıyorlar herhalde, başka tür kahveden keyif alamıyorum. Ne yiyip ne içtiysem söylendim, o ara anneannem “e hadi hastaneye gelmişken bir baktıralım ne var” dedi, “iyiii” dedim ve Jinekolog ve Kadın Hastalıkları Uzm.Dr Erhan Karaalp’ten randevu aldık, muayneye girdim, “5 haftalık hamilesin” demez mi! O gün yaşadığım o korku, nedendir bilmem ama o korkuyu, ellerimin o zangır zangır titreyişini unutmam mümkün değil. Gerisini duymadım zaten, kim ne dedi, ben ne dedim, hiç hatırlamıyorum. İşte o günden bugüne tam 1 sene 4 ay geçmiş…

 Pirinç dedim ona öğrendiğim ilk gün, pirinç gibi bir şeydi o kesenin içinde,  2 hafta sonra kalp atışlarını duyduğumda dilim tutuldu, içimde bir canlı var ve kalbi atıyor, “inanılmaz, mucize, aklım almıyor, bu şimdi büyücek öyle mi? Bebek olucak? Eli, kolu, ayakları, gözleri falan? Ve benim içimden çıkıcak öyle mi?” dışardan bakınca, olayın içine girmeyince ne basit. Doğanın bir olayı işte… Aylarca, yani elimde olsa, gün gün gelişimini takip edebileceğim bir yer olsa günde elli kere okurdum bugün ne olmuş, 1 ay 1 günlük bebekte hangi organ oluşur, ne yapar vs. Her ay doktor kontrolümüz gelene kadar artık ezberlemiş oluyordum gelişim sürecini. Şimdi de farklı değil, 8 aylık bebek ne yapabilir, gelişim sürecinde neler yaparak destek olunur, beslenme de neler eklenebilir, duygusal dünyası ne alemdedir vs. her yerden ayrı ayrı bi ton şey okuyorum yine de hiç biri inciyi
gözlemlediğim kadar aydınlatıcı olmuyor. o kadar zamanın geçtiğine bile hala inanamıyorum, şimdi pirinçim emeklemeye çalışıyor. Kol kasları gelişiyor, kollarıyla üst vücudunu kaldırabilir hale geldi, artık ona kızdığımda ses tonumdan ve bakışlarımdan kızgınlığımı, sevdiğimde ya da yaptığı şey hoşuma gittiyse onu tebrik ettiğimde, yine ses tonumdan, gülüşümden, bakışlarımdan ne demek istediğimi anlayabiliyor ya da ben öyle hissediyorum ama onun da benim her tepkime karşılık verdiği tepkiler farklı, anladığına, hissettiğine eminim. 🙂
İlk başlarda gaz problemi yüzünden 2-3 ay boyunca uykular düzensiz, sütüm yetmiyor, mama ile takviye yapıyoruz ama bi tarafım vicdan azabı, ev sürekli kalabalık, hiç kendi kendime kalabileceğim bir an yok, uykusuzluk, stres, ona bir şey olur mu? Korkusu falan derken çok zor geçti, ama 4. Aya geldikten sonra yavaş yavaş iletişim başlıyor ya, işte o andan itibaren herşey daha harika. Halbuki, daha 2 aylık uyku da sıkıntı var bir de gaz maz, diye anlatınca “ooo  bunlar iyi günler hele bi 6-7 aylık olsun tek sıkıntın gaz olsun bıkbık” demişlerdi. Ben, bebekle anne arasında iletişim başladığı andan itibaren herşeyin daha kolay, daha eğlenceli olduğunu keşfettim halbuki. Gerçi şimdi de “oo emeklemeye mi çalışıyor, yandın, hele bi yaşını doldursun, ayaklansın sen gör o zaman…” diyenlerle dolu yine etrafım ve ben eminim ki yine çok keyifli zamanlar geçiricez.
Niye böyle acaba etrafımız, “bunlar iyi günlerin, yandın, ooo buna şükret hele bi şöyle olsun…” hiç de öyle olmadı 🙂 doğum yaptığım andan itibaren hiç öyle söyledikleri gibi “yanmadım” evet yorucuydu kabul, hala yorucu ama insan vücudu bir süre sonra her türlü düzene alışıyor, şimdi daha az yorucu mesela, eskiden koltuktan kalkmadan saatlerce dizi üstüne dizi izleyen, sabaha karşı 5 gibi yatıp öğlen 3-4 gibi kalkan biri olduğumdan ilk başlar çok yorucuydu, 2 hafta sonra artık 2 saatte bir kalkmaya alışmış, 4. Aydan sonra ise her sabah 7-7.30’da kalkmanın hiçbir problem yaratmadığını görünce, söylenenlerin tantanadan başka bir şey olmadığına karar verdim. E sürekli de pirinç ile beraberim, gayet de keyifli zamanlar geçiriyoruz baş başa, hala hangi kısımda günümü göreceğimi çok merak ediyorum ehehe, görünce yazarım söz. 🙂
Ama ben o pimpirikli annelerden de değilim kabul, kucağına almak isteyen olursa veririm, gittiğim herhangi bir restaurantta ki garson da dahil olmak üzere, yaygara koparmam, panik yapmam, her konuda değil tabii ama çoook önemli ve acil bir şey olmadığı sürece hep sakin ve biraz umursamaz göründüğümün farkındayım, bana doğru gelen de bu ama gerçekten etrafımda ki pek çok kişi benden daha pimpirikli ve panik, maması on dakika geçmi kaldı, “nerde maması, e çocuk bağırıyor, hadi hadi hadi hadi…”, akrabalarımızdan biri gelir, o sırada başka bir aile bireyinin kucağındadır inci, “kuzumu biraz da ben seveyim ver bakıyım” “ayy sen terlisin veremem olmazz!”, “eyvah hapşurdu bu çocuğun bi sıkıntısı var, ne oldu hasta mı ettik? Eyvah bak terlemiş! Yarın hemen doktora bi gidin sorun hapşurdu” hani bazen benim içim daralıyor, çığlık atasım geliyor, çocuğumu böyle bir panik, pimpirik havasında, çıt kırıldım, yaygaracı bir tip olarak gerçekten yetiştirmek istemiyorum. “Ay ağlıyor, niye ağlıyor, eyvah noldu!” “oturduğu yerde sıkılmıştır, bebektir o, sebepsiz de ağlayabilir… olur yani, sakin olun arkadaşlar, çocuk benim, gerçekten kötü bir şey olsa ilk önce ben anlarım, zıplarım zaten sakin sakin…” evet bu yazımı okuyup alınacaklar var ama hepinizi çok seviyorummm gençler!
Rahat annelerdenim ben, sorumsuz değil, umursamaz değil, gören, izleyen ve kendine yada etrafa zararı olan herhangi bir şey olmadığı sürece çocuğun rahat olmasını, her şeyi abartarak, yaygara koparmasını istemeyen aksine “olur öyle” diyerek geçirmesini isteyen annelerdenim ve hep öyle kalıcam, çünkü kendi hayatımda da böyleyim. Kızımı “eğitmek” istemiyorum mesela, çünkü eğitilmesi gereken bir “köpek” doğurmadım, kendi hisleri, gözlemleri, düşünceleri ve hayata bakış açısı olacak, ben ise ona sadece model olup eşlik edeceğim yürüdüğü yolda. Çünkü eşlik ettiğimde anneliğim kolaylaşır bilirim, eş olduğumda, dostta olurum. Sadece sağlık ve güvenliğinden taviz vermem ama geri kalan herşeyde orta yol bulmak için ne  kadar gerekiyorsa o kadar esneyebilirim. Serbest oyun candır, hayalgücü geliştirir, fazla müdahaleye hiç bir alanda gerek yok  der, köşemden onun kendi kendine yapmaya çalıştığı hareketleri ve başardığında nasıl bi anda kafayı bana çevirip tebrik  beklediğini izlerim…
Saygı saygıyı, uzlaşı uzlaşıyı, anlayış anlayışı getirir, maalesef bizim anne babalarımız ve aynı dönem ebeveynler biz  çocuklarını, biz eşşek kadar olmuş çocuklarını! hala maksimum 13-14 yaşındaymışız gibi görüyorlar ve çoğu zaman öyle davranıyorlar. Belki biz de hala yanlarında kendimizi onların ufak çocukları gibi hissedip öyle davrandığımız içindir ama inciye bunu yaşatmak ya da böyle hissettirmek istemiyorum, o bir birey, kendi başına bir birey, bu yüzden onu eğitmek değil,  yürüyeceği yolda ona eşlik etmek, destek olmak demek, onu evlat olarak bir yana dost olarak da kazanmak demek şahsımca 🙂
Hayatı kendime dar etmeyip kızımla keyfini sürmek de planlarım arasında. Evi ancak haftada bir temizlerim, başka bir zaman da elime toz bezi bile almam söyleyeyim, bütün ev işlerimi gece inci uyuduktan sonra yaparım, gündüzlerim tamamen ona ve o dinlenirken de kendi keyfime ait, kafamdan o “mecburiyet” hissini atınca, herşey daha keyifli oluyor, hiçbir şeyi “o an”, diğer ev kadınlarının yada başkalarının uygun gördüğü bir zaman diliminde yapmak zorunda değilim diğğğmi?  Gündüzleri tüm gün  inciyle oynamak, ona eşlik etmek, sadece onunla ilgilenmek, o dinlenirken kendim de dinlenmek gerçekten ruh sağlığımı  koruyor çünkü gündüzleri hem ev işi yapıp hem inciyle ilgilenmeye kalksam hem yorulucam hemde agresif olucam adım gibi biliyorum. Ütü de yapmam mesela, haftada bir eve gelen yardımcı kadın yapıyor, onun dışında kırışık da giyebilirim, çünkü neffret ediyorum 🙂 yıllarca, aynı kıyafetleri, aynı ayakkabıyı giyebilirim, yırtılmadıkça ve rahatsız etmedikçe kıyafet, süs püs, gibi alışveriş takıntım yoktur.
Amma uzattım biliyorum ama ne kadar rahatsam o kadar mutluyum ben ve ben mutlu olduğum için mutlu bir çocuk  yetiştiriyorum, yetiştirmek istiyorum daha doğrusu, mutlu, kendine güvenen, herşeyi problem haline getirmeyen, ne olursa olsun menfaatleri uğruna karakterinden ve kendisinden taviz vermeyen, şiddetin hayatında kesinlikle yer almayacağı, ona telafisi imkansız hatıralar bırakmadan, güzel ve mutlu bir çocukluğu olan, saygı duyulduğunu bilen, sağlam bir çocuk  yetiştirmek istiyorum, tüm çabamda bu yüzden, lütfen benim dengemi bozmayınız 🙂
Sen de bunu bir düşün.
Beni de böyle paspal ve dağınık görürsen,
Bil ki; hakkaten fena mutluyum!
Öptüm.

Ne kadar uzun olmuş yazmayalı. Selamlar olsun…
Bu yazı biraz uzun olabilir kusura kalmayın :), o kadar çok şey var ki yazacak…
Bugün itibari ile 28. haftada, koca bir göbek, kaburgaya girmiş bir kafa, leğen  kemiğim civarlarında kıpırdanan parmaklar, acıyla karışık gıdıklanma hissi, üçlü sektirmeler şeklinde gelen tekmeler, şişmiş ayaklar, kalçamda nereye oturacağımı şaşırdığım bir siyatik ağrı ve yanan hatta ağzımdan alevler çıkartabileceğim bir mide ile burdayım. Bunlar pek problem değil bir şekilde idare ediyoruz da, hani o bıçakların altına yatıp da, korkudan öldüğüm halde herşeyi göze alıp yaptırdığım burnum var ya, işte o aynı miss piggy’e döndürdü beni. Her yerim şişsin ama niye burnum şişiyor? Ben bir gün hamile kalayım da o yaptıkları hokka gibin burnum miss piggy olsun mu dedim, bugünler için miydi bütün o çektiklerim, çok asabım bozuluyor he.

Bunların hesabını soracağım pirinç, ben bunları yazarken kendisi muhtemelen “bambaleyyoo…” tınıları eşliğinde göbek deliğimin oralarda samba yapıyor, nasıl oynamak nasıl oynamak ama galiba hamileliğin en keyifli, en güzel tarafı şu hareketler. İnsana herşeyi unutturuyor…

Bu sene pirinçsiz son ve pirinçle ilk tatilimize çıktık, uzun yol hamileler için biraz sıkıntılı bir durummuş, özellikle uzun süre oturmak ayaklarda aşırı şişmelere ve keskin bel ağrılarına sebep oluyor. Bu yüzden toplamda 11 saat sürecek olan istanbul-fethiye yolculuğumuzu ikiye böldük, hem bahane oldu, hem de çok yorucu olmadı. Malum kardeşim eskişehir’de evli, buradan direk 4 saatte eskişehir’e gittik, iki gün kaldık, hem hasret giderdik, hem dinlendik, iki günün sonunda da 6 saatte fethiye’ye vardık. Şahane bir tatildi, çok keyifliydi, eğer biraz daha sağlıklı hissedebilseydim daha güzel olacaktı tabii ama rahim boyutum göğüs kafesime dayandığından zaten nefes almakta oldukça güçlük çekiyordum, vücudumu ise göbeğimin ve kendi normal kilomun ağırlığından dolayı taşımakta zorlanıyordum, bu sebepten 42 derece sıcakta, çoğu zaman nefes alamayarak, denize girmesi problem değil de, o çakıllar ayağıma batarken bir de vuran dalgalarla boğuşarak çıkmaya çalışmak baya baya zorladı. Dışarıdan bakıldığında komik bir görüntü olsa da 🙂 hiç hoş değil di gerçekten :).

Bir de nedenini anlamadığım bir panik atak başlamıştı zaten son altı aydır, metrobüse bile binemiyor, kapalı yerde asla kalamıyordum, herşeyden korkar halde, tuhaf tuhaf tahammül edemediğim ama engelleyemediğim bir durum. Tatil yerimiz tabii ki kapalı değildi fakat bu sefer de bilmediğim bir yere gitmek bir anda beni korkuttu, birşey olursa bebeğime nereye gideriz, ne yaparız, ölüdeniz’in dibinde iki dağ arasında bir yerdeyiz, ya burdan çıkamazsam gibi saçma sapan düşünceler üşüştükçe beynime çok zor bir kaç gün geçirdim. Bir de inat gibi, ilk otele yerleştiğimiz gece hani sivrisinek vızıldaması olur ya, yüzümde öyle birşey hissettim, normalde elini savurursun gider, ben tam elimi savururken aynı anda derin bir nefes almışım uyku sersemi, yüzümde ki ise sivri sinek değil kelebekmiş. Sen kaç burnuma! Hemde genzime kadar, tam gözümün hizasında bi yerde sıkıştı, çıkartamıyorum, nefes alamıyorum, ölmedi de mikrop, o içerde çırpınıyor, ben sabaha karşı saat 5, odada çırpınıyorum, herhalde bir on, on beş dakika savaşmışımdır, artık tansiyonum düştü o çırpındıkça, kılcal damarlarım zedelendi sanırım burnum kanamaya başladı, çöktüm yere, içimden geçen o kelebeğin oradan beynime gidip beni o gece orada öldüreceği idi ama oradan beyine yol yokmuş, zaten gidemezmiş heheeheh o anda bunu bilmediğim için tabii, ben burada ölücem diye ağlaya ağlaya merti uyandırdım, tatili bitirelim, evimize dönelim, boşver burayı, ben ölüp gidicem burada diyerek. Nasıl şanslıyım ki Mert gibi biriyle evlenmişim, senden kıymetli mi tamam çıkarız sabah yola, gel biraz uyuyalım falan diyerek beni sakinleştirdi, hani başka biri olsa, sen tutturdun diye tatile geldik, daha bu akşam vardık, nereye gidiyoruz, cart curt falan etse, ben garanti daha fazla panik olup daha kötüleşicektim, neyse ki sabaha biraz daha iyi uyandım, havuz, deniz falan derken zaman geçti de alıştım yavaş yavaş… Sonrası baya hızlı geçti zaten, fethiye’nin her yerini dolaştık, öyle sıcak öyle sıcaktı ki, sırf şu sıcaklar yüzünden ağustos ortası istanbul’dan kaçıp eylül’de dönme planları yapan ben, yağmurdan kaçarken doluya tutuldum çünkü tabii ki Akdeniz Marmara’dan daha nemliydi, ben alaçatı gibi hayal ettiğim için, o kısmı hesaplayamadığımdan inanılmaz bir nem ile baya başetmek zorunda kaldım. Gerçi tatil biterken de baya üzüldüm, öyle yada böyle çabucak geçiveriyor işte, dönüşte de aynı şekilde iki gün eskişehir yapıp öyle döndük istanbul’a, döner dönmez de kontrole gittik. Doktorum detaylı ultrason istemişti, pirincin tüm iç organlarının gelişimini görebilmek için, biraz araştırınca hem detaylı ultrason hem dört boyutlu ultrason’un yapıldığını öğrendim Sonomed’de, oraya gittik, hem de pirincin ilk defa yüzünü net olarak görebildik, ellerini, ellerini yüzüne koyuşunu, yatışını, o kadar inanılmaz birşey ki, onun içimde olduğuna zaten hala inanamıyorum. Bir hafta sonra tekrar bir detaylı ultrasonumuz var, bu sefer pirincin babasına mı yoksa bana mı benzediğini net olarak görebileceğiz,

Tatile gitmeden önce cep tipi bir dopler cihazı almıştık “Plusmed fetal dopler”, tatile gittiğimiz zamanlar da pirincin hareketleri bu kadar kuvvetli değildi, yine hissediyordum ufak ufak ama böyle güm güm vurup da beni yerimden oynatmadığı için aklım hep ondaydı, ya bu kadar sıcak birşey yaparsa, ya çok yorulursam, zaten nefes almak da güçlük çekiyorum o da oksijensiz kalır mı, dayanamam ben 20 gün hiç bişey bilmeden diye düşünüp, doopler cihazını da yanımızda gezdirdik. Bebeğin hareketleri 20 ile 24. haftalar arasında artık rahatlıkla hissedilmeye başlanıyor ama ondan önce benim gibi pimpirikli anne adaylarının içini çok rahatlatan harika bir cihaz diyebilirim.

Gerçi bu kalp sesi dinleme cihazına artık ihtiyacım kalmadı, her gün, her sabah, her gece, oynaşıyoruz nasıl olsa, herhalde doğumdan sonra en çok bunları özleyeceğim, hala pek idrak edemesem de, hatta 2 ay sonra bir kızım olacağına inanamasam da, hissettiğim en muhteşem şey o patileri, popoyu, dönüşleri ve tıktıkları duymak. Hatta sırf bunun için Mert’e üzülüyorum, ne kadar heyecanlı olduğunu görüyorum, hareketlerini hissettiğimde hemen onu da çağırıyorum ve hissettiği an nasıl delirdiğini gördükçe, keşke o da benim gibi hissedip, yaşayabilse. Ama ne yapalım, bu da benim bonusum olsun, o kadar sıkıntıya acıcık daha fazla keyiflenebilirim herhalde hihihi.

Hazır daha fazla ağırlaşmadan ve halsizleşmeden, odamızı da aldık, seçtiğimiz odanın mobilyalarında biraz değişiklikler yaptık, önceden seçtiğimiz ve o çok pahalı olan odadan daha bile güzel oldu bu, ayrıca neredeyse yarı fiyatına geldi herşeyiyle beraber. Daha sonra emzirme koltuğu gibi olan bir berjerim zaten vardı, pirincin odasına perde için kumaş alırken berjerime de aynı kumaştan aldım, koltukla perde aynı desen de olacaklar, baaa-yıl-dım! Annem zaten çıldırmış gibi alışveriş yapıyor kızıma, elimizi cebimize attırmadılar anneanne, dede ikilisi, annemi ilk defa bu kadar heyecanlı ve eğlenirken görüyorum, sanki alışveriş yapmıyor da oyun oynuyor, deden ve anneannen gelirinin çoğunu sana ayırmış vaziyette ordan burdan ne bulurlarsa toplayıp toplayıp geliyorlar pirinçciğim, sende ileride bu satırları okursan eğer hemen git ve onlara kocaman bir öpücük ver olur mu, çünkü annen hala anne olacağını idrak edemediğinden olsa gerek, seni annenden daha heyecanla bekleyen koskocaman bir grup var burada. Hiç bir eksiğin kalmadı, hepsini hallettik, hatta fazla fazla bile var, bakalım nasıl sığdıracağız, bu hafta da odanın badanası yapıldı, şimdi tek eksiğimiz halı, abajur gibi ufak tefek aksesuarlar, bir de mobilyaları bekliyoruz, on güne kadar onlarda gelmiş olur sanırım, eh biz 8. aya girerken artık tamamen hazır olmuş seni bekliyor olacağız… O minicik çorapları elime aldıkça içim titriyor. Ne manyakça bir his. Şimdiden çocuk takip cihazlarına falan bakmaya başladım, okula başladığında vs. içimiz rahat olur diye düşünüyorum sonra kendi kendime oha diyorum. Yok artık zaman geçse iyi olacak, yoksa bu gidişle sen gelene kadar ben senin evleneceğin evi falan düzücem öyle gözüküyor, belki damadı bile içine yerleştirir seni öyle beklerim hehe.

Ve son olarak pirincin ismi artık belli, zaten aylar öncesinden belliydi de artık tam olarak kesinleşti, canımın içisi İnci’m… O minicik ayaklarına ölürüm! Seni bekliyoruz sabırsızlıkla, gelsen de öpmelere, koklamalara kıyamasak. Her ne kadar güdümlü terlik fırlatan anne potansiyelini içimde barındırsam da söz çok eğleneceğiz. Çünkü şu 7 aydır annene prensesler gibi davranan, bir dediğini iki etmeyen, sen karnıma koyduğu eline tekmeyi bastığın an sevincinden çığlıkla karışık kahkahalar atan, her akşam karnımı öpen, sana seslenen, seninle konuşan, sırf sen karnımdasın diye her akşam ağrıyan belime, sırtıma masajlar yapan bir baban var…Düşün bana prensesler gibi davranıyorsa, kim bilir seni nasıl sevicek… Beklemedeyiz bir -ki….aylavyu…

Bugün itibari ile tam olarak 13 haftayı doldurmuş bulunuyoruz. Çok zor bir 8 hafta geçirdim, bol mide bulantılı, koku aldığım her yere kusmalı, iç organlarımdan başlayıp ayak tabanlarımdan çıkan alevlerle, ağlama krizleri ve sinir harbiyle dolu, sinir bozucu ve gerçekten sıkıntılı geçti. Şu sıralar biraz hafifleyip rahatlasam da şimdi bunu yazarken bile devam eden bir mide bulantım var ki, sürekli birinin boğazımda tüy gezdiriyormuş hissi ve her mutfağa girişimde aldığım berbat kokular -ki mutfakta yemek pişmiyor, hiç birşey yapılmıyor, buna rağmen o kokuların nereden geldiğini bir türlü anlamıyorum, ama bu iki his gerçekten psikolojimi bozdu desem yeri.
Bu sabah süper kalktım diyorum oh gezerim, alışveriş yaparım, arkadaşlarımla buluşurum, plan üstüne plan derken, çubuk krakerlerime kavuşmak üzere mutfağa girmemle öğürerek geri kaçmam bir oluyor, tamamen psikolojik artık, mutfak tikim oldu. Bunun dışında, iki haftada bir kontrollere gidiyoruz sevgili Mert baba ile beraber. Mert beni hiç birşey de yalnız bırakmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, evin için de o kadar yardımcı ki anlatamam, bunlar bizim mert efendiden hiç beklemediğimiz performanslar olduğu için her defasında şükrediyorum, harika bir baba olacak zannımca. E tabii iyi dinlenen, bol bol uyuyan, hiç bir ev işine elini sürmeyen, hiç üzülmeyen, prensesler gibi bebeğini bekleyen bir annenin pirinci olarak bizim ki de babasının bu yardımlarının hakkını veriyor ve her ultrason kontrolünde bir hareketler, bisiklet çevirmeler, yok taklalar içeride, zevkten ölüyoruz onu öyle gördükçe, her defasında da videoya çekiyoruz her hareketini. Böyle görüncede diyorum değer be pirinçciğim, kustur kusturabildiğin kadar, ayaklarına kurban.

Bu arada doktor kıza benziyor dedi, Mert hemen atladı ordan, yüzde kaç yani? yüzde kaç 30 mu, 40 mı, yüzde kaç kız? %80 kız dedi, benden bir zafer işareti, mert babanın suratında ise sanırım kulaklarını geçip şakaklarına uzanan bir sırıtma, biliyorum hiiç farketmiyor ama o en baştan erkek diye iddialaştığı için herkesle, hala %20lik bir umudu var, daha belli olmazmış, erkek de olabilirmiş, çok hareketliymiş..pırt zırt.. Gerçi doğru da söylüyor olabilir, yine de eminim bana farketmediği kadar ona da farketmiyor, öyle mutlu oluyoruz ki içerde ki o 5cm’lik insan yavrusunun hareketlerini gördükçe, her planımızın içinde var artık, seneye yaptığımız tatil planlarından, para biriktirme girişimlerimize eve birşey alırken ki hallerimize kadar herşey de dilimizin ucunda. Bir an önce tamamlansa da aramıza katılsa, bildiğin sabırsızlanıyoruz.

Son bir haftadır mide yanmalarım başladı, yani zaten kilolu olduğum için hamile kalmadan önce de vardı da bu derece değildi, gebelikte Talcid asla önerilmiyor, alüminyum içerdiğinden dolayı fetüs’e geçebiliyormuş, onun yerine Gaviscon kullanabilirsin dedi doktorum, Çikolata veya tatlı şeyler, kahve, baharatlı yiyecekler, iki saatten fazla aç kalmak, gazlı içecekler, bunlar bildiğin tetiği çekmek gibi, -ki bundan 2 ay önce günde 3 kupa türk kahvesi, mutlaka tatlı ve mutlaka kola tarzı şeyler yiyip içen benim hayatımı kurtarıyor çaktırmadan bu pirinç, hele ki günde 2,5 paket sigara içen birine bunu bıraktırabilmek mucize diyebilirim, benim bebeğimin sağlığını düşünerek bunlardan uzak durmaya çalışmam gerektiği durumunu geçtim, kendileri zaten kendisine zararlı olan hiç birşeyi, kendine zararlı olan miktarda almanıza müsade etmiyor, hamile kaldığımı öğrendiğim günden bir hafta kadar sonra kahve içememeye başladım mesela, canım istiyor fakat o kahve kokusu beni mahvediyordu, zorla, sırf kafein alışkanlığından kendime gelebilmek için 1 fincan içsem, belki 15 dakika sonra kendimi banyoda buluyordum, sigara desen aynı şekilde, içen kişilerden gelen kokuya bile dayanamıyorum, ara sıra bi tane tüttüresim geliyor, onda da burnumdan nefes almıyorum ki o dumanın kokusunu duymayayım, mümkün olduğunca da elimde oyalanıyorum ki maksimum 2 nefes çekip söndüreyim, yani diyeceğim odur ki, sen ne kadar istesen de içerde ki istemiyorsa ne yaparsan yap onun dediği oluyor, bu sebepten zorlamıyorum artık, dikkat etmeye çalışıyorum mümkün olduğunca. Yine de aman elleme, aman uzanma, aman yok sen kalkma, ay öyle, aman böyle, durumları hiç bana göre değil, inadına yapasım geliyor, sıkılıyorum.

Sevgili pirincim, inadın ve huysuzluğun annene benzemese bari. Yada benze, benze benze, o da bana benzesin azıcık dişli olursun. Ama en çok babana benze sen, söz dinleyen, sakin, sabırlı, mantıklı, güzel yürekli babana benzersin inşallah. Binlerce kez şükürler olsun ki Mert senin baban, inan çok şanslısın, sana kolay kolay kızmayacak, bazı zamanlar annenin hışmından koruyacak, herşeyini konuşabileceğin, her zaman güler yüzüyle,sabrıyla, sakinliğiyle, kocaman sevgisiyle arkanda olacak bir babaya sahip olacaksın ve seni en az baban ve benim kadar çok sevip koruyacak bir anneanne, dede, teyze, babaanne ve hala’ya da… Harika bir ailen olacak, seni şimdiden çok seven, ultrasonlara kadar gelip şimdiden tanışmak isteyen, sabırsızlıkla bekleyen kocaman bir aile var burda… Eh annene de bu harika tercihleri için arada teşekkür etmeyi unutmazsın kuzucuğum…Bir an önce gelsen de mıncıklaşsak, ıy çok sabırsızlanıyorummm…

 

Selamlar…
Ne uzun zaman, ne uzun zaman… Habire bir sürü şey oluyor ama bir türlü oturup düzenli yazamadığımdan kaçırıyoruz. Evlendim evleneli bu yazma işleri bende iki ayda bir’e düştü. Kusura kalma. İnsanın aksiyonsuz geçen günü olmayınca, olanı biteni kavrayıp sindirip geçirene kadar yeni birşey daha pırtlayınca artık ipin ucu kaçıyor ama en azından bir süre düzenli yazıp şu süreci kaydetmek istiyorumm… 15 gün önce hamile olduğumu öğrendim, tamamen tesadüf, bana kalsa doktora falan gitmezdim de işte hep anneanneciğimin o tertemiz kalbinin işi bunlar.
Anneannem dedem öldükten sonra sürekli bir kafa sallama, baş dönmesi halinde, hastalığının adı vertigo, Allah kimseye vermesin çok beter birşey. Onu kontrole götürmem gerekiyordu 5 mayıs pazartesi günü, buluştuk, mert bizi hastaneye bıraktı, daha muayne saatine 2 saat olduğu için hastanenin bahçesine oturduk, dedik birşeyler yiyelim sohbet, muhabbet falan, bende 20 gündür adet olmuyordum, konu oradan açıldı. Ama kasıklarımda nasıl bir ağrı anlatamam, özellikle son 10 gündür, uykudan uyanıyorum ağrısından, vücudumu bir ateş basıyor, kendimi buzlu sulara atsam sönmeyecek böyle acaip bir haller içindeyim, normal de de adet gecikmelerine çok alışkınım, hani adet günüm tam 28 gün dolduğunda tekrarlanırsa şaşırıyorum o derece, bunları anlatıyodum, hani kasık ağrılarım, ateş basmaları normaldir, ha oldum ha olucam diye sohbet ediyorduk. Anneannem dedi, gel bi muayne ol, belki bir kist falan vardır bu kadar ağrı yapması normal değil, belki bi ilaç verir doktor rahatlarsın falan dedi, ilk başta ne yalan söyleyeyim yanaşmadım. Yok istemem, durup dururken şimdi bi hastalık çıkar başıma diye. Bu da nasıl bi kafaysa, bildiğin babama çekmişim, hastalık olsun da ben bilmiyim, başıma iş çıkmasın şimdi diye doktora görünmemek gerçekten dahice.Genetik… Neyse bi şekilde istersin istemezsin derken muayne için müsait zamanı sordum 20 dk sonra girebilirsiniz dediler, girdik. Central Hospital’da Erhan bey, sakin, samimi, iyi bir doktor, bir kaç sorudan sonra muayneye girdim. “Burada kese var, 5 haftalık gebelik var” demez mi. Hayatımda inan daha büyük bir korku hissetmedim, doktor söyleyince refleks olarak nasıl bir göz devirdiysem adama, “istenmeyen bir gebelik mi?” dedi. yok dedim, sadece beklemiyordum, hiç beklemiyordum… Birşeyi hayal ederek istemek ile iş gerçeğe binince hissedilenlerin alakası yokmuş. Evet mertle çok konuşuyorduk, hayal edince mutlu oluyorduk falan ama sanki öyle düşünen hisseden ben değilmişim, ben buna hazır değilim moduna girdim resmen, istemiyorum, ben bunu istemiyorum diye tirtir titredim doktorun karşısında. Doktor da eğer istiyorsan bundan sonra düzenli olarak kontrollerini yapmamız lazım ama istemediğin bir gebelik ise düşün vaktin var dedi. Aldırmayı hiç düşünemedim, kıyamam, ama yani anlamadığım bir psikoloji içine girdim, inanılmaz bir korku… Bana ilk duyduğunda ne hissettin deseler, en baskın hissettiğim şey korkuydu.. neyse biraz sakinleyince ilk merti aradım, inanmadı bana inek. şaka yapıyorum, ananemi hastaneye getirdik, onun ultrason görüntüsünü yolladım da kandırıyorum onu sandı. Zar zor ikna ettim adamı ya. İnsan vallahi hamileyim lan dermi. sonra da annemleri, kayınvalidemi falan aradım, delirmişler sevinçten, mert hemen atladı hastaneye geldi, bana bir sarılma, surat kıpkırmızı, sırıtık, ben ne hissediyorum hiç bilmiyorum, karman çormanım, herkes sevinçten sarılıyor öpüyor, karşılık bile veremiyorum, bir anda sadece 45 dk içinde hayatım öyle bir değişti ki, hemen sigara pakedi çöpe, onu yeme, bunu içme, uzanma, eğilme, yavaş hareket, bunu bol bol ye, bık bık. Ve şimdi ilk haftanın o psikolojisini atlatmış, tamamen annelik hormonları ile savaşan, bebeğinin ilk kalp atışını dinlemiş, her gün ağlama siftahımı neyle yapsam diye etrafa bakınıp, evin kendi kokusundan bile öğürüp duran, genel de iyi ve mutlu bir anne adayıyım. Vücudum sıcaktan yanıyor, deli gibi, geceleri dönüp duruyorum çünkü yattığım yer bir kaç dakika sonra bildiğin kaynar hal alıyor, yakında merti yataktan atabilirim, bolca dönmem gerekiyor soğuk nokta yakalamak için ama bana ayrılan alanda bu oldukça zor, midem bulanıyor özellikle kokulardan, hayatta en çok sevdiğim kahve sigara ikilisinden bildiğin tiksiniyorum, kokularına tahammülüm yok, sabahları genel de midem bulanıyor çok hafif onu da çubuk krakerle atlatıyorum. Gidişat iyi, herkes erkek diyor, ben ve bir kaç kişi de kız diyor bakalım bizim pirinç ne çıkıcak. Kalp atışını duyduğum an kafama tencere indi sanki, galiba hayatımda duyduğum en güzel ses, güpgüpgüpgüp…. Her gece yatmadan önce dinliyorum, benim içimden mi geldi o ses, biri mi var içimde gerçekten kalbi falan atan… Hayır ruh ve beyin olarak 16’da kaldığım için çok inanasım gelmiyor anne olacağıma… Ama çok mutluyum.. Pirinçle 7. haftayı bitiriyoruz bu hafta. Yani önümüzde ki pazartesiden itibaren tam anlamıyla 2 aylık hamile oliciiim. Yarın doktorumun benden istediği yaklaşık 17 tane liste haline bir test ordusu var, onları yaptırmaya gideceğim, haftaya da pirincimi göreceğiz. 3 hafta sonra kontrole geliceksin deyince erhan bey, üzüldüm, 3 hafta göremicekmiyim diye, çok merak ediyorum, bazen hiç bulantım vs. belirtim olmuyor, o zaman korkuyorum bişey mi oldu diye, sonra bi kahve kokusu geliyo burnuma, bir öğrüyorum, tamam diyorum anneciim, şaka, ordamısın diye baktım. 🙂 biz de durumlar böyle, eğlene, ağlaya günler geçiyor, düzenli olarak yazmaya çalışıcam, öptüm kocaman. Seni de öptüm pirincim, annen ağzını burnunu yer.

 

Galiba ben evimle ilgilenmek ve insanların hikayelerini dinleyip onların hissettiklerinden beslenerek yazı yazmak için yaratılmışım. Seneler önce -ki kafadan bir on senesi vardır. Balçiçek Pamir’e mail atmıştım, “köşe yazarı olmak istiyorum, gazeteci olmak istiyorum, ne önerirsiniz bana?” diye. Sağolsun, hiç beklemiyordum ama cevap yazmıştı, o anda yaşadığım mutluluğu anlatamam, “yazılarına devam et, kendini geliştir, eğitimine bu yönde devam et sonra da eğer istersen yine yazılarınla bana mail atabilirsin” demişti. Eğitim konusunda kendimi yönlendiremediğim, yaka silkilen bir öğrenci olduğumdan liseyi bile yirmili yaşlarımda bitirebildiğim için hiç yazamadım tekrar ona. Açıköğretim’e girdim Halkla ilişkiler ve reklam bölümüne ama dedim ya iyi bir öğrenci olamadım hiç, hele ders çalışmayı falan hiç bilmem. Üstüne gitmedim pek, sınavları falan geçtim ama o sıra iş kurdum, nişanlanıyorum, evleniyorum derken ikinci sınıfa geçmeden onu da yarıda bıraktım, pişman mıyım? bilmiyorum gerçekten. Çünkü en çok gazetecilik veya edebiyat okumak istedim, gerçi ilerde ki hedeflerim arasında ilk olarak bunlardan birini okumak var, dilerim olur. Neyse burada yazıp dururken ne işe yarıyorum tam bilmiyorum ama ne kadar çok plan var kafamda, birşey olsa da harekete geçsem diye bekleye bekleye turşuya döneceğim burada biliyorum. Şu sıralar da hamile miyim? sorusu ile boğuşuyorum, bir taraftan çok isterken bir taraftan korkuyorum, sırf bu sebepten tutup bi kan testine bile gidemedim, halbuki 2 aydır hastalanmıyorum, midem dehşet derecede yanıyor, sürekli bir uykusuz halde gezmelerdeyim arada karnıma tuhaf ağrılar girip duruyor falan. Arkadaşlarım tutturdu bi ultrasona gir, bi kan testi yaptır diye ama hiç gidesim gelmiyor, bir uyuşukluk, bir uyuşukluk, eski hayat dolu hallerimi özledim. Hatta bir kaç hafta önce ki o deli gibi temizlik ve yemek yapıp evin düzenini oturtmuş halimi bile özledim. Hiçbir şey yapasım gelmiyor. Allahtan sevgilim bu konularda sorun çıkaran biri değil, bugün akşam altıya kadar uyumuşum. Resmen on iki saat uyumuşum, kalktığımda adam gitmişti, bi tost yaptım, malum bu aralar bu yolsuzluk olayları falan gündem baya karışık, haberleri okudum, o arada haberler başladı onları izledim, neler oluyor diye baktım, ettim. O arada yine uyuya kalmışım. Gece on bir buçuk gibiydi uyandım, rüyam da da, normalde gerçekten hiç sevmem, canım da çekmez ama rüyamda balık pişirdiğimizi gördüm mertoyla, hatta salata malzemesi almak için arıcakmışım onu, öyle uyandım. Nasıl canım çekti ama, aradım dedim balık alabilir misin? Hiç umudum yoktu, üstüne bir de fırçalar diye bekledim, ne balığı saat yarımda diye ama tamam canım ben bakarım şimdi bi yerlerden dedi, yarım saat sonrada elinde pişirilmiş mis gibi balıklarda geldi. Nasıl sevindim, nasıl nefessiz yedim anlatamam, hiç bu kadar keyifli yemek yediğimi hatırlamıyorum. Kaldığım yerden, bir yerlerden başlamam lazım, gidip herhangi bir yerde çalışmak istemiyorum açıkçası, şöyle evden yapabileceğim bir işe kavuşsam yemin ederim başka birşey istemiyorum ya! Hele ki bir de yazı yazabileceğim bir işse dünyalar benim olacak resmen. Dünyada ki bütün kurslara katılmak istiyorum nerdeyse, herşeyi yapabilmek, ucundan köşesinden bilgi sahibi olmak istiyorum ama işte herşeyin oluru dönüp dolaşıp maddiyata bağlanıyor. Bir çocuk, bir üniversite okumak, kurslara giderek çeşitli hobi dallarında amatörce de olsa bulunmak vesaire… Bunların hepsinin mutlu ve kafa rahatlığı ile yapılması gerçekten sadece paranın olmasına dayanıyor. Bu durumda benim en azından kendimizi toparlayıp şu borçları kapatana kadar bir süre çalışmam gerekiyor. İşte bu sebepten bir şekilde, bir yerlerden başlamam lazım… Nerden başlasam…Ne yapsam bir türlü gaza gelemiyorum! Bir bilen varsa söylesin, insan tamamen dağıttığı bir hayatı nasıl toparlar?! 🙁

Lise son sınıfa giden bir genç kız Sezen…
Topallayan, iki ileri, bir geri gidip duran bir ilişkinin pençesinde.
Uzunca boylu, balık etli, kalın dudaklı, boncuk
boncuk, safça bakan gözleriyle karşımda oturuyor. Hareketleri, konuşma tarzı orta
yaşlarda bir kadın gibi, parmaklarıyla oynayarak hikayesini anlatışı, arada
susuşu, yutkunuşu, anlattığı şeylere, “peki bu daha ilerde olsaydı, sizin
kararınızla olur muydu? Sen onunla evlenme raddesine gelecek kadar büyük bir
aşk ve ilişki yaşar mıydın” sorularıma verdiği, bilemiyorum ki cevaplarıyla beraber
gözlerini kaçırışı ise çocuksu…
Yaşı 18… Karar veremiyorum karşımdakinin daha
genç kızlığa birkaç sene önce adım atmış bir genç mi yoksa orta yaşlarda bir
kadın mı olduğuna… Tek bildiğim anlattıklarıyla yüreğimde bir yerleri
çimdiklediği… Yargılamıyorum asla, her şey insanlar için bu hayatta, kızmıyorum
da, hayat da tercihte onun… Ama yaşadıklarının, yaşaması gereken yaş olmadığını
hissediyorum, onun da bunu hissettiğini gördükçe üzülüyorum sadece. Başka türlü
olmalıydı belki ama kader deyip geçmek zorunda kalıyor insan bazen, elden bir
şey gelmeyince. Muhteşem bir gelecek vardı önünde bundan en fazla bir sene
önce, müzikaller, sanat okulları, şan dersleri, oyunculuk eğitimleriyle çok
yoğun ve eğlenceli geçen, geçecek olan dolu dolu bir hayat, aşkın en güzel
yaşandığı yaşlar. Deli gibi bir heyecan, kararsızlık, ayrılıp barışmalar,
öpüşmeler, hafif üstü kapalı dokunuşlarla karşı cinsi keşfetmek, aşk dediğin
şeyin öğrenilmesi falan derken aslında hayat onun için yeni yeni başlıyordu fakat bu kader diye adlandırdığımız olay giriyor devreye… Hangimiz biliyoruz ki zaten yarın ne yaşayacağımızı. Sezen de öyle, o bir sigara yakıyor, ben kahvelerimizi koyuyorum önümüze, oturuyorum karşısına, o da sandalyenin üzerinde bağdaş kurup başlıyor anlatmaya.
Çok sevdim ben Hakan’ı abla, ara ara ayrılıp barışırdık, eski bir
sevgilisi vardı, aramıza girerdi zırt pırt, aramalar, gelmeler, gitmeler, çok
rahatsız olurdum ama sevmem öyle kavga gürültü pek, içime de kapanığım biraz, anlatmam, o yüzden çok fazla sesimi
çıkarmaz sadece aramaz, sormazdım, surat falan yapardım işte. Belki sevgim o
kadar büyüktü ki ciddiye almazdım karşımda ki kadını, belki kaybetmek
istemediğimden sevdiğim adamı bilemiyorum üstelemedim çok, çünkü birkaç kere
vazgeçmeyi denedim ama olmadı, biz böyle altı, yedi ay kadar görüştük.
Ben onun çalıştığı yere gider beklerdim işinin bitmesini, bazen kolları sıvar
yardıma girişirdim, işi çabuk bitsin de vakit geçirelim beraber diye, patronları falan da tanırdı beni, severlerdi, hep benim
tarafımı tutarlar, aramızı yapmaya çalışırlardı genelde. Geçen sene yılbaşı
kutlanacağı akşam sözleştik biz, beraber kutlayacaktık, arkadaşlarımız da
olacaktı, o akşam ben arıyorum arıyorum açmıyor telefonu, mesaj atıyorum,
okundu gözüküyor ama cevap vermiyor, çok moralim bozuldu. Kendimi İstinye de
bir cafeye attım, aslında çok heyecanlıydım, hazırlanmışım, süslenmişim,
yılbaşını hem sevdiğim adam hem arkadaşlarımla kutlayacağım diye ama ne
arkadaşlarım telefona çıkıyor, ne hakan. Meğerse o kız gelmiş Hakan’ın yanına,
konuşmak istemiş, konuşurlarken de öyle telefonunu almış benimkinin,
karıştırırken falan da benim aradığımı gördükçe sessize almış telefonu,
mesajlarımı okumuş silmiş, sonra Hakan, kızla konuşmaları bitince aramış beni, bozuğum tabii
ben çok, çünkü o sıra hani çıkıyoruz ama lise çıkmalarından biliyorsun, bir şey
yok ortada, gitse gider. İstemiyorum gitmesini, basiretim bağlanıyor herhalde bilmem. Bozuk atıyorum da, olduğum
yeri söyledim yine de, geldi, anlattı, konuştuk, seviyormuş beni, o kıza onu istemediğini,
artık hayatından çıkmasını istediğini söylemiş, beni sevdiğini söylemiş. Hoşuma
gitti, mutlu oldum bi görsen. Ama çaktırmadım tabii, sessizce dinledim öyle.
Neyse birkaç gün sonra bunun arkadaşının mı, patronunun mu bilemiyorum, bir
tekne varmış arada kaldıkları, oraya çağırdı beni, gittim, ben bilmem öyle sevişmeleri falan, bir şeyler
olmaya başladı aramızda, hani öpüşmekten, üstün körü sevişmekten öte bir şeyler
olmaya başladı. Gerçekten anlamadım ne olduğunu, kendiliğinden gelişti her şey,
birlikte olduk biz o gün. Ertesi gün hapı almamı falan önerdi bana ama o kadar
şaşkınız ki, tamam diyorum da, nereden nasıl alırım pek bilmiyorum. Bir de
hafta sonu eczaneler kapalı, neyse ben ancak bir gün sonra alabildim o hapı, o ay da
hastalandım, hiçbir şey de hissetmiyorum zaten, böyle böyle yaklaşık bir beş
buçuk ay geçti, o aylar içinde de çok kötü grip oldum, antibiyotik tedavileri
gördüm, hoplaya zıplaya, taklalar ata ata dans ve müzikal gösterilerine
hazırlandım, okul da bir gün dördüncü katta merdivenlerden düştüm, aylarca
voleybol antremanlarına gittim. Zaten toplu bir kızım, öyle aşırı bir kilo almadım, her zaman ki gibi alıyorum sandım, ne göbeğim şişti, ne başka bir
şey ama yaklaşık altı ay sonra adetten kesildim, stresten, hava değişiminden
falan sandığım için de hiç aklıma bile gelmedi, sadece sürekli uyuyorum, eve
gelir gelmez yatıyorum sabaha zor kalkıyorum ama onu da bu yoğunluğa ve yorgunluğa
bağlıyordum genelde. Bir de biz Hakan’la yaptığımız şeyden o kadar pişmandık
ki, bir daha hiç yaşamadık onu, zaten yaşayacak ortam da olmadı pek, neyse bir
akşam internette gezinirken böyle köşelerde reklamlar olur ya, orada bir
gebelik testi reklamı vardı, bende nerdeyse bir aydır hastalanamıyordum, bir
tane aldım test yaptım, sırf makarasına, fakat birden bir çıktı ki sonuç,
bakakaldım öyle, hamileydim, o sıra babam biliyorsun hapiste, annem şehir
dışına yerleşmiş, ben burada babamın ikinci eşiyle veya teyzemle kalıyorum ara
ara, ne yapacağımı bilemedim, kimseye bir şey söyleyemedim, sigortam babamın
üzerine olduğu için aileme haber verirler diye, biliyorsun o sıralar bu aileye
mesaj atma olayları vardı, aile hekiminden falan mesajlar gönderiyorlardı,
korktum hepsinden, gidemedim ne doktora, ne kontrole, ne başka bir yere ama
aklıma da gelmiyor, biz o olaydan sonra hiç birlikte olmamışız, hamileysem eğer
çoktan geçmiştir zamanı falan, detaylı olarak hiç düşünemedim, Hakan’a söylemem lazım diyorum,
her gün söyleyemeye karar veriyorum, telefonda konuşunca ya da buluşunca bir
anda vazgeçiyorum korkudan, ondan da korkuyorum niyeyse. Neyse annem geldi iki
yada üç hafta sonra, o hafta da ben kendimi o kadar kötü hissediyorum ki, yine
bir sürekli uyuma hali, bi gece yatmadan önce dedim ki tamam artık bunu
kesinlikle Hakan’a söylemem lazım, bir çaresine bakmazsak sonu daha kötü
olacak, yarın kesin söylücem, sonu ne olursa olsun dedim, uyuya kalmışım. İşte
tam o gece çok kötü sancılandım, diyorum kesin çocuğu düşürüyorum, içten içe de
sevinmedim değil, zaten çok korkuyordum ne olacağından, şimdi diyorum düşük
yapıyorsam bir yalan uydurur çıkarım evden hastaneye giderim, halledilir
gelirim ama sancı durmak bilmiyor. Bağırmaya başladım artık, annem de içerden “Doğum
mu yapıyorsun kız o ne biçim çığlık öyle” diyor, böbrek taşı düşürüyorum dedim
ona da, o sırada öyle bir kanamam başladı ki durduramıyorum, felaket, gizlice
tuvalete koştum, bir sürü ped koydum donuma, Hakan’ı aradım, dedim “hemen beni
gel al, ben hamile olduğumu öğrendim birkaç gün önce, sana nasıl söyleyeceğimi
düşünüyordum ama sanırım düşük yapıyorum hemen gel.” Dedim. Bu geldi hemen evin önüne motoruyla, bende
anneme “Hakan gelmiş bir hava alalım, bir de eczaneye uğrar ağrı kesici alırım,
iyi gelir belki merak etme sen” diyerek çıktım evden ama anneme onu söylerken
tırnaklarım etime geçmiş resmen kendimi iyi göstericem diye, biz çıktık, o halde motora bindim, önce ortak bir arkadaşımız olan Melis’in evine getirdi beni Hakan, orada beklemeye
başladım, üst üste de ağrı kesici alıyorum sürekli belki biraz olsun ağrımı
geçirir diye ama banamısın demiyor, gittikçe artıyor, artık çığlıklar atmaya
başlayınca Hakan gitti bir arkadaşından arabasını aldı geldi, arabaya atladık hastaneye gitmek için yola çıktık, Hakan beni
gördükçe daha da panik oluyor, ben ona sakin ol dedikçe iyice kötü olmaya
başladı, arkadaşlarım zaten bende panikler, o hengameyle kaza yaptık, oradan sonrasını
hatırlamıyorum, o arada bayılmışım, beni arabadan indirip hemen taksiye
bindirmişler, hastaneye geldiğimiz sırada sedyeye bindirilirken kendime gelmeye
başladım, daha sedyeyle kapıdan içeri girdiğimde de, doğuma alıyoruz acil
dediler ve bir koşturma başladı, meğerse bebek geliyormuş, hani evde falan bir
tuvalete girsem doğuruverecekmişim. Ben ne yapacağımı, nasıl söyleyeceğimi
düşünürken onun zamanı gelmiş bile. Cahillik işte nerden bileyim. Doğuma
girdim, iki saat sonra da anne olarak, kucağımda bir bebekle çıkıverdim. Hakan’da
kapının önünde baba oluyorum diye bağırmış, şok geçiriyordu herhalde. Bir de o
sıra on sekizime daha girmediğim için korkumdan hastaneye on sekiz yaşına yeni
girmiş olan arkadaşım Melis’in kimliğiyle girmiştim, e çocuk doğunca hastane
doğum kayıtlarını yapmak üzere bebeğin babası ve annesinin kimliklerini
isteyince, ne yapacağımı şaşırdım, durumu anlatmaktan başka çaremiz yoktu.
Hakan iş yerinde patronu olan Hikmet abiyi aradı, Hikmet abi de yanında bir
miktar para ve eşiyle kalktı geldi. Hastaneye durumu açıkladılar, benim doğum
masraflarımı ödediler, hastane de tabii ki on yedi yaşında olduğum için hem
sosyal hizmetlere hem de polise haber verdi. O sırada bir de annem arıyor
sürekli, açamıyorum telefonu, kaldığım o da biraz sakinleyince açtım,
arkadaşımda olduğumu, ağrı kesiciden dolayı uyduğumu, yarın sabah erkenden
geleceğimi, iyi olduğumu söyleyip kapattım telefonu, o geceyi orada geçirip ne yapacağımızı
kararlaştırdıktan sonra uyuya kalmışım, sabah patronumun eşi gitmiş bizim eve,
annemi almış karşısına, dili döndüğünce sakinleştirerek anlatmış olanı biteni,
annem sinir krizi geçirmiş, bayılmış, bağırmış çağırmış yine bayılmış, sonra
kendine geldiğinde beni aradı, “benim senin gibi kızım yok sakın gelme bu eve”
dedi. Zaten o ara polisler geldi, hastaneden çıktık karakola gittik, ifade
vermek zorundaymışım, kendi isteğimle olduğuna dair. Bir kere de okulda
yaşadığım bir kavga yüzünden gitmek zorunda kalmıştım o karakola, orada ki
polis babamı da tanıyor, beni görünce yine mi sen dedi, olanı biteni öğrenince,
sanki yumuşadı biraz, ya da acıdı bana, babamdan ötürü de panikledi galiba,
öyle hissettim suratından, önce annemi aradılar velayetim onda olduğu için. “Haberiniz  var mı, kabulleniyor musunuz, siz sahiplenmezseniz
sosyal hizmetlere vermek zorunda kalacağız anne ile bebeğini “ demişler. Annem
o sinirle kabul etmiyorum verin demiş. Bu sefer babamı aradılar, hapisten de
yeni çıkmıştı, en korktuğum babamın haberi olmasıydı, “babam öldürür beni”
dedim polislere, beni, bebeğimi ve Hakan’ı ayrı bir odaya aldılar, babam bir hışım gelmiş tabii, konuşmuş, biraz sakinleştirmişler, çok kan kaybettiğimi, beş on dakika daha geç
gecikseymişim ölmüş olabileceğimi anlatıp yumuşatmışlar, sonra biri geldi odaya
bebeği benden alıp babama götürdü, bebeğimi kucağına aldığı an ağlamaya başladığını
gördüm babamın. Belki de hayat boyu canımı en yakacak olan sahnelerden biriydi,
hiç unutmayacağım… Sonra beni ve Hakan’ı götürdüler odaya, babam bana sarıldı,
ağladı, öptü. Çok çok tuhaftı, ne yaşadığımın, ne olduğunun inan farkında
değildim, sanki rüya görüyorum da dışarıdan izliyor gibiydim olanı biteni,
bebeğimin bu kadar sağlıklı doğması bile imkansızdı, o kadar ilaçlar,
hoplamalar, zıplamalar, sigaralar, düşmeler. Onun bu dünyaya gelmesi
gerekiyormuş, o da beni seçmiş gibi sanki. Yoksa yaşaması gerçekten mucize…
İşte böyle,  şimdi ev bakıyoruz, bir aya
kadar evlenmiş oluruz sanırım, gerçi yağmur dört aylık oldu bile ama ne
yapalım, ev kurmak, işleri oturtmaya çalışmak, ne yapacağımıza karar verip o
şoktan sıyrılmak uzun zaman aldı. İlk yirmi, yirmi beş gün kadar babam ve eşi baktı bize, o
aralar, dayım, teyzem, babam annemi ikna etmeye, yumuşatmaya çalışmışlar,
Yağmur bir aylıktan biraz daha azdı annemin yanına gittim ilk defa, zaten Yağmuru
kucağına aldığı an bitti her şey, şimdi benden daha çok deli oluyor, hatta
bırakmıyor bile bana, yavaş yavaş düzelecek hepsi biliyorum da, onları hiç
böyle yıkmak istemezdim, elimde olsaydı yapmazdım da, resmen benim dışımda
gelişti bütün olaylar. Tabii benim de kabahatim var, hem hiçbir şey bilmiyordum
bu durumlarla alakalı hem de hiç dikkat etmedim kendime, o yoğunluk ve
koşturmacada, okulum, eğitimlerim falan derken, yine çok yiyorum kilo almaya
başladım zannettim mesela, gerçi hiçbir belirtim de olmadı, ne bir mide
bulantısı, ne göğüs sancısı vesaire… hiç. Belki böyle olması gerekti ne
bileyim, artık neyi düşüneceğimi de pek bilemiyorum, Yağmura baktıkça iyi ki
olmuş diyorum, kendime baktıkça, eğitim hayatımı bitirdiğimi, artık kendimden
daha çok onun için yaşamam gerektiğini görüp düşündükçe sıkışmış gibi
hissediyorum… Belki de yaşımla ilgilidir, ilerde nasıl hisseder, nasıl
düşünürüm bilemiyorum da, kader işte abla ya ne diyeyim. Olan oldu, ben bundan sonra sadece yağmur için herşeyin en iyisi, en güzeli olsun isterim, hem beraber büyüyüp, arkadaş gibi olucaz onunla daha güzel değil mi? diye gülümsüyor yüzüme… Ve sonlandırıyor… Öyle işte…
Benden de bir o kadar, öyle işte…  Sessizce dinledim, her
anlattığını beynime kazımaya çalışarak, bazı yerlerinde dersler çıkarıp, bazı yerlerinde
saatlerce düşündükten sonra sadece onun gözünden yazdım bu yazıyı… Annesinin
yüreğinden ise başka bir zaman yazacağım. Ama hala günümüz Türkiye’sin de
elalem ne der diye düşünüp kahrolduğu halde, evlatlarına bu kadar sahip
çıkanları gördükçe, umudumu kaybetme raddesine gelmiş olsam da, yine bir umut
doğuyor içimde.
Bunları gördükçe, dinledikçe, azıcık kendimize pay çıkarttıkça aşabiliriz belki o bizim
hakkımızda verilen her kararı etkileme gücüne sahip ama bir türlü kim olduğunu
bilmediğimiz “elalem”i.
Kimse kimseyi
yargılayabilecek hadde ve hakka sahip değil şu hayatta, çünkü her şey ama her şey
insanlar için. “Bugün yargıladığını, yarın yaşarsın”a inanırım hep. O yüzden
herkes başkalarının hayatlarını ve yaşama tarzını eleştirirken bence bir değil
bin kere daha düşünmek zorunda, en azından kendi geleceği için.
Ve Sezen…
Güzeller güzeli sezen…Yaşı 18 Sezen’in… Yaşı küçük ama omuzlarında ki yük çok
büyük. O da aldırmamaya çalışıyor elalem’e, yaşarım ben kızımla, elimden geleni
yaparım ona bakmak için diyor, illa evlenmeme gerek yok, zaten bana bu konuda
herhangi bir zorlama yapan da yok, sadece ben çok seviyorum Hakan’ı, evet
ikimizin de yaşları çok küçük ama geçiririz bugünleri, arkadaş gibi büyürüz
kızımızla beraber diye düşünüyor. Haklı da ama bizim toplumumuz da böyle
düşünenler olarak maalesef azınlıktayız, keşke bu küçük kadınlarımız için,
hatta tüm kadınlarımız ve şu saçma sapan elalem için gerçekten birşeyler yapabilsek!
Çünkü toplum olarak Homofobik’iz, kadınfobik’iz! Ne kadar riyakârız Allahım, ne
kadar kompleksliyiz, ulaşamadığımız ciğer, mundar olunca, içimizden geldiği ve
yüreğimizin istediği gibi yaşayamayınca, yaşamaya çalışanları gördüğümüzde hele
bir de arkasında kapı gibi ailesi varsa, destekse, koruyorsa, kimseye yem
etmiyorsa, iyice hırslanıp taşlayarak, eleştirerek, yargılayarak derin bir
“Ohhh!” çekeriz. Ama bunun harici daha nice bekar ve küçük kadınlar, küçük
kasabalarda, şehirlerde, bağnaz mahallelerde aynı kaderi yaşıyor.
Bazıları dışlanıyor, bazıları ise daha da fenası öldürülüyor!
Rahatsın diyorlar
bana…fazla genişsin… Nasıl bakabiliyormuşum bu tarz durumlara bu kadar
olağanmış gibi. Hele bir çocuğum olsun o zaman görürmüşüm… Eşimle de en alevli
tartışmalarımızdan biridir benim bu konularda ki düşüncelerim, ister kız çocuğu
ister erkek çocuğu olsun, onlar zaten bir birey olarak geliyorlar bu dünyaya,
ne yaşayacaklarına karar vermek değil, kararlarına yön vermek olmalı anne
babanın görevi, uyarmak, tehlikeyi göstermek, olurunu olmazını anlatmak ve
onları kendi yaşamak istedikleri hayatla başbaşa bırakmak, tabii ki her zaman
arkasında durarak ve koruyarak. Çok kolay değil yazmak, uygulamak hele bir o
kadar zordur tahmin edebiliyorum fakat  özgürlüğün,
kendine güvenin, kendi kararlarıyla baş edebilmenin, verilen kararlar ve atılan
adımların bedellerini ödeyerek en güzele ulaşılmasına olanak sağlamak bir insana
verilebilecek en güzel hayat tarzı gibi geliyor bana.
Bugüne kadar ne kadar pişman
olduğum şey yapmış olsam da hep bu şekilde yaşamaya çalıştım, umurumda değildi
karşı komşunun bana bakıp da “cık cık cık” yapması. Yanlışlarım da çoktur, iyi
ki yapmışım dediklerimde, yanlışlarımdan da bir sürü ders çıkarttım, iyi
kilerimden de, bu yüzden Sezen hikayesini anlatmayı bitirdiğinde aklımdan geçen
tek şey bundan sonrasının onun için çok güzel olması idi. Dilerim eğitim
hayatına kaldığı yerden devam etsin, dilerim tüm hayal ettiklerini kızıyla
beraber gerçekleştirsin, o dünya güzeli, yüzünden gülücüğü eksik olmayan, menekşe
grisi gözleriyle etrafa tertemiz bakan o muhteşem varlığı öyle bir büyütsün ki,
hiçbir şeyi gizlemek zorunda kalmadan, hiçbir şeyden korkmak zorunda
hissetmeden, annesinin hep arkasında olduğunu bilerek sağlam, karakterli ve
güçlü bir kadın olsun yağmur da… Ve dilerim çok ama çok mutlu bir aile
olsunlar. Öyle çok sevsinler ki birbirlerini, yağmur gurur duysun anne ve
babasının birbirine olan sevgisinden. Daha burada kelimelerimin yetmeyeceği
kadar güzel bir hayat diliyorum hepsi için.
Bu dünyada eğer bir mucize
varsa, o da dünyaya bir bebek getirebilenlerdir. O bebekler kadar saf, onlar kadar temiz,
o bebekler kadar güzel bir yaşamları olsun ömürleri boyunca, tüm “elalem ne der”
diye düşünüp korkan, sırf bu yüzden utanç içinde yaşamalarına, öyle
hissetmelerine sebep olunan, eleştirilen, aşağılanan tüm kadınlarımızın!
O “elalem”e gelince, genel
de tanıdığım ve ne diyeceğinden korkulan elalem’ler hep Allah’ın adını anarak
yatan, Allah’ın adını anarak kalkanlar nedense. Halbuki yaptıkları dedikodular,
insan yargılamalar, “gıybet”ler nasıl da günah… Herkesi kastetmiyorum tabii ki, gerçekten Allah inancı ve Allah korkusu olup, buna göre yaşayan, tertemiz kalpli dünya iyisi arkadaşlarımda var benim ama bu aralar denk geldiklerim, ibadetlerini eksik etmemeye çalışıp, ağzından Allah’ın adını düşürmeyip yine de kalbinden geçene, ağzından çıkana, kırdığı kalbe, başkasının günahına girmeye çekinmeyenler genel de… Kendileri yaşamadığı ya da
yaşayamadığı için karşıdan bakarak, hep işin kolayına kaçıp insanı yeren ve yargılayanlar… Onlar içinde
tek dileğim “Allah ıslah etsin” den geçiyor. Umarım bir gün daha hoşgörülü,
daha sevgi dolu, daha fazla empati yapabilen ve etrafla, etrafın hayatıyla
uğraşmak yerine dönüp kendimize bakan ve kendini sorgulayan,
Sezen ve Sezen gibileri rahat bırakarak, herkesin mutlu mesut yaşamasına sebep
olabilen insanlar olabiliriz. Öptüm.